Sen Hiç Dostum Olmamışsın Meğer!..
"Bana yapılmış olan bütün haksızlıkların yarısını sen yaptın. Beni senin kadar kimse suçlamadı, senin kadar hor gören olmadı.” Birileri bütün kapıları kapıyor sanki değil mi? Ard arda bütün kapıları. Gökyüzüne bakıyor bir adam, geceye bakıyor… Öldüğüne bir türlü inanamadığı annesinin ardından bakar gibi bakıyor gidenlerin ardından. Oysa bir cenazeyi ömrünce kollarında taşımak gibi bir şeydi senin dostluğun.
Şimdi anladım…
“Sen, dost olarak yaklaşıp her halini biliyor olmayı kullanıyorsun insanların. Sana yaklaşan zavallıların kimseye duyurmadıkları duymuş, kimseye göstermemiş olduklarımı görmüş olmayı ‘‘hüner’’ sayıyorsun kendine. Böyle durumlarda senden kaçamaz, gizlenemez, saklanamazlar zayıflıklarında kurbanların nasılsa, biliyorsun… En sonunda gülüyorsun da kahkahalarla gözyaşlarına!” Böyle anlarda hep büyüklerin himmetine sarılırım ben, sabrın yüceliğine… Biliyorum boş yere vermişim bu kadar değeri sana, bu dünyada ama olsun… Şimdi birazcık inanabilsem sana, veda ederdim bu dünyadaki bütün doğrulara. Veda ederdim herkesin tanıdığı, bildiği kendime bile. Zaten dost bildiklerime karşı bu sonsuz güvenim yüzünden tatmadığım acı kalmamıştır. Ama senin bu hasta yanını tanıdıktan sonra altında ezildiğim iyiliklerinin bile kurbanına yaklaşmak için geçici bir rol olduğunu anladım…
“ Çünkü doyumsuzdun sen, hiçbir zaferime zafer gözüyle bakmadım. Ve yetmiyor gibi yaralarımı sarmadın…” Çünkü hâlâ seviyor ve güveniyordum sana bir dost diye, kendimi inkâr edercesine. Kafam dağınıktı bu yüzden, hatta bütün kusur ve hatalar galiba benim diyordum her defasında kendime, tecrübesiz çocuk sesimle. Senden ve diğerlerinden ne kadar kazık yesem de tecrübe denilen şey ben de bir türlü oluşmuyordu. Oysa sen o kadar sakin ve tecrübe doluydun ki, susarak dünyanın en soğuk maskelerinin arkasında saklandın. Ben hep açıkta, hep ayazda kaldım bu yüzden...
“Biliyor musun, benden başkası olsaydı bu denli suçlanan, ölürdü!.. Veya öldürür kurtulurdu! Ama görüyorsun ki, ne öldüm, ne öldürdüm!.. Biliyorum bunun için bile suçluyorsun beni, farkındayım. Çünkü sen kendini sevmen için hep başkalarına muhtaçsın. Kendini sevmen için insanların sana bağlanması, kurtarıcı bir el olarak görmesi ve yokluğunda acı çekmesi gerek, üzülmesi gerek. Bu noktada seni o kadar çok utandırmışlar, öyle çok kendi zavallılığın ile karşı karşıya bırakmışlar ki, kendini sevmen ancak insanlara anlamsızca acı çektirmene bağlı hale gelmiş.
İşte, böylesin sen!.. Şimdi seni dost sanmanın, sana küsmenin hatta affetmemenin bile ne denli anlamsız ve boşuna olduğunu anlıyorum. İnsanlara yardım ettiğin için onlara her şeyi yapma hakkını tanıyorsun kendine. Sen hiç dostum olmamışsın biliyorum ama olsun varsın… Hiç pişman değilim… Demek ki bana da senin gibi bir hastayı anlamanın ve tanımanın o esrarlı yolculuğu düştü…
Senin peşine düşmek, kendini bırakmak değildir… Her şey iyilik ya da kötülük de değildir. Senin bir yarın güya büyüklerin yanında yaşarken, büyük bir yarın kocaman bir hiçlik ve boşlukla savaşıyor. Senin sevgi dediğin sadece hayattaki boşlukları tıkamak değildir, biliyor olmalısın… En zor şey ne biliyor musun şimdi? Sana dargın olmak. Aslında seni affetmek dünyadaki bütün psikopatları affetmek gibi bir şey... Sana dargın olmak sevgi ve dostluk adına bu dünyada sadece büyük bir yük.
Kimden ve neden kaçıyorsun sen? Kendi içindeki o derin boşluklar senin yanında olduğu müddetçe gidecek yerin yok ki senin, artık anla! Bu yüzden hiçbir şey ifade etmiyorsun artık benim için. Senelerdir sana acı çektiren insanların ağzından konuşmayı, öğüt verip durmayı bırak artık insanlara! Kendine ver en büyük öğüdü. Sen farklı değilsin, özel değilsin. Seni diğer insanlardan ayıran tek şey varsa o da senin hasta ruhlu birisi olman. Ama insan bakınca kızamıyor bile sana. Seni tanıdıktan sonra insanları ve hayatı daha iyi tanıdım ben. Bu yüzden olduğun gibi kabullendim işte seni de. Etrafına toplamaya çalıştığın o kadar zavallıya rağmen seni yapayalnız kılan hasta yanını keşfettim…
“Bana yapılmış olan bütün haksızlıkların yarısını sen yaptın. Beni senin kadar kimse suçlamadı, senin kadar hor gören olmadı.. Yelkenimi söndüren, kanatlarımı yolan, motorlarımı bozan sendin, biliyorum. Hızımı kesen sendin… Ben ne çok hata yapmışım meğer… Dostum sanıp aldanmışım meğer… Boşa kalbimi açmışım meğer… Bu dostluk yıllarca sürer sanmışım meğer… Sen hiç dostum olmamışsın meğer… Olsun varsın pişman değilim…
Biraz üzüldüm hepsi bu…
ağlamam artık gidenlere
ağlamam artık bitenlere
ağlamam artık üzenlere
ihanet edenlere
Devamını okuyun...>>
Gücüm Yetene Kadar...
Güneş her gün doğsa da burada, senin iklimine uyandığım o efsunlu sabahlar yok artık dede. Amber kokulu parmaklarından ayrılalı ne kadar da uzun zaman geçmiş ve ben ne kadar da büyümüşüm... Sen insanları anlardın ve severdin dede, gözyaşların merhamet pınarları gibi akardı. Sen herkesi anlardın, ama herkes gibi değildin. Sen de bu dünya da yaşıyordun ama herkes gibi değil. Bunu ben anlayabiliyordum. Amber kokulu parmakların gözlerime değdiğinde senin âlemine dalıyordum. Hakkı-zadelerin bahçesindeki konuşan ağaçlar, her ikindide dergâhın duvarlarından gelen hızlı hızlı sesler… Duyup ta anlayamadığım kelime üstü sözler… Odana girdiklerini her gördüğümde, koşup anneannemlere haber verdiğim halde haberdar olmadıkları esrarengiz misafirler… Amber kokulu parmakların gözlerime değdiğinde meğer ben ne sırlar yaşıyormuşum, bunları çok sonradan anladım.
Bilsen şimdi nerdeyim dede, çılgın bir devirdeyim! Senden sonra ne istesem, ne alsam, ne kazansam beni avutmadı! Bu dünya bir sürgün yeri sanki! Senin ikliminden kopup geldim buralara. Senin iklimine ve ışığına olan inancım ne kadar büyükse içimdeki ıstırapta o kadar derinleşti. Yoruldum karşılıksız sevgilerden. Yoruldum kendimi anlatamamaktan. Senin yokluğunda soluksuz kalınca, sen olmadıklarını bildiğim halde sevip bağlandım kimi insanlara. Senin yokluğunda nefessiz kalınca yanlışlarıma, kaçışlarıma sarıldım. Senden ümidimi kestiğimde hayatın akışına daldım. Bir şeylerin ucundan tutunmaya çalıştım. Bir yerlere koşup, bir şeyleri yakalayayım derken hayatın içinde kayboldum. Kopup geldiğim o iklime olan inancım da kayboldu. Belki böyle daha az acı çekiyordum, belki daha mutluydum, seni ve iklimini acı çekerek özlemiyordum. Senin ikliminden ayrıldığımı senden bile sakladım rüyalarımda. Burcu burcu amber kokan parmaklarının kokusu eksiliyordu içimde. Gonca güller sararıp soluyordu elimde… Öylesine kayboldum ki; bulamadım içimde neyi kaybettiğimi! Öylesine kayboldum ki; bulamadım içimde neyi kirlettiğimi. Öylesine uzaklaştım ki kendimden ve senden, seni ve kendimi bir daha bulamadım!..
Bir yağmur ki dinmiyorFener söndü yanmıyorYüreğim dayanmıyorHasret bitene kadarBir yağmur ki hiç dinmedi gecelerce. Seni ve koptuğum iklimi unutmamın içimdeki acıyı hafifleteceğini düşünüp seni de buna ikna etmeye çalıştım. Yitirdiğim ne varsa ardımda bırakarak yoluma devam etmeye karar verdim. Daldıkça daldım masivaya. Onca yaptıklarım bir gecede bağışlanır sandım. Namazı terk ettiğim demlerde derinden, çok derinden, öksüz bir çocuk gibi ağladım. Ertesi gün tekrar etsem de yanlışlarımı, yine de içimi bayıltan acı bir lezzeti vardı dinmeyen bu gözyaşı yağmurlarımın. Bu hayatta sevgili olarak tutunacağım kimsem yoktu. Dünya bütün alâyişiyle beni kucağına çağırdı. Seni ve iklimini inkâr ettiğim müddetçe makam, şan, şöhret önüme bayrak açtı. Dünyevi aşklar, sevdalar... Gidecek yerim yoktu ya, uzattım elimi yalancı aynalara. Her bakışımda onlara, içimi utangaç bir boşluk aldı. Sonra derin bir suçluluk! Istırap duymaya başladım içimde, fenerler söndü, sancılar girdi yüreğime!.. Her biri içimde bir ayna oldu. Istıraplarımı sevdim, çünkü onlardan başka beni bana gösteren olmadı. Kendime bile yalan söylediğimde, bir tek ıstıraplarım bana doğrusunu söyledi. Kendimi aldattığımı bir tek bu aynalar gösterdi. Sonra dayanamayıp bu aynaları da kırdım! Hepsini bin parça edip tekrar hayatın içine daldım. Mutluluk modaydı ya, ben de herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım. Mutluymuşum gibi yaptım. Bana ait olmayan bu hayatın içinde hep başka bir âlemin özlemiyle yandım. Çok geçmeden bana ait olmayan her şeye ve herkese öfkelenmeye başladım. Yiv yiv derinleşti öfke içimde. Kime kızsam içimde onu buldum. Kimi yargılasam en sonunda mahkûm ben oldum. Suçladığım insanların suçunda en çok da benim payım vardı. Kime sarılsam kollarım kocaman boşlukta kaldı.
Bilsen şimdi nerdeyim... Uzun bir seferdeyim. Yüreğim dayanmıyor dede! Ne yapsam da yurtsuz gecelerde beni bırakmayan Allah’ım vardı. Beni içine düştüğüm derin masiva çukurlarından çekip çıkaran yine senin amber kokulu parmakların oldu. Bir gece aynaya bakarken gözlerime değen amber kokulu parmaklarını hatırladım. Hâlbuki ben esrarın çocukluğumla birlikte kaybolduğunu sanmıştım. Öyle kimsesiz, öyle kanlar içinde bıraktığın bütün varlığımla sana koştum. Sen kelime üstü sözlerle beni teskin ettin. Sesine boyun eğdim. Neleri yitirdiğimi, neleri sonsuza kadar kaybettiğimi o vakit anladım. Parmakların ruhuma bir cila çalmış meğer... Parmakların beni bir ayna yapmış. Sırrın içinden uzattım parmaklarımı. Beni terk edip ihmal edenler, beni bir türlü anlamak istemeyenler, hepsi oradaydı. Ne garip hepsi oradaydı dede, beni sevseler de bir türlü içime giremeyenler... Onca insana dağıttığım kendimi geri çağırdım. Her bir parçam bir yerden seğirtip geri geldiler. Onca yıl kaybettiğim kendimden ve senden uzağa gidemedim. Gitmeyeceğim dede! Ayrılmayacağım hiç senden;Gücüm yetene kadarGücüm yetene kadar...
Devamını okuyun...>>
Konuşan Hikâye (3)
‘Somun Baba Hazretleri’ne’
yedi farklı mânâda yürüyüşünün
yorumudur…”
Karabâş-i Tekkesi’nden ayrıldığında vakit bir hayli ilerlemişti. Neredeyse ikindi okunmak üzereydi. Sokak aralarında yürüyerek Heykel Caddesine indi.Yazımın başlangıcı burada.
Bir garip şehirdi Bursa. Şehre ilk defa gelenlerin hemen fark edebileceği bir ruhaniyet, şehirden ayrılanlarıysa “ırak düşme” duygusu sarardı. Sanki iki ayrı zaman ve mekân vardı burada. Hayatın kuytusuna çekilmiş tarihi mekânlar ve sokak başlarında, olmadık yerlerde mekân tutmuş veli türbeleri…
Yeşil ve ahşap, Bursa denince en evvel akla gelen iki güzel şeydi. Her bir padişah sefer eyleyeceği beldelerin yönünü işaret etmek üzere, Ulu Cami’nin dört bir tarafına inşa ettirdikleri külliyeler, garip hanlar, sebiller, Yeşil Cami’nin sırrı çözülememiş çinileri, mermerden kuytuları, serin serviler, Emir Sultan’da göklerin derinliği ile bütün manevi diyarları kendinde toplamış bir dibaceydi kuşkusuz. Tanpınar’ın, bir rüya ırmağının ortasında zamanın duruşunu seyrettiği lâmekân bir şehir… Uludağ’dan ovaya bakan bütün münzevilerin, harmaniyeleriyle üzerinde dolaştığı bir ışın seli…
Alt geçitten çıkıp Sönmez İşhânı’nın önüne çıktığında yönünü Irgandı Köprüsü’ne giden ara sokaklara çevirdi. Çoktandır uğramamıştı köprüdeki dostlarına. Hacivat Çelebim dediği sedefkâra, Şeyh Şemseddin Ulusoy (Mısrî) Hazretleri’nin güzel torunu Necdeddin Efendi'ye…
Eski bir marangozhanenin önünden geçerken durup içeri baktı. Muzaffer Dede, yine hızardan geçiriyordu bir şeyleri. Durup, kapıdan bir süre sessizce seyretti. Onu, önceleri eski iş kıyafetleri içinde birçok defa Safiyüddin Efendi’nin konferanslarını dinlerken görmüş, bir gün de tesadüfen marangozhanenin önünden geçerken karşılaşmıştı. O gün bu gün de iyi dost olmuşlardı.
Nasıl bir şeydi ya?.. Sanki bir sandık içinde asırlarca kalmış bir çaput gibi, uhrevi ve eski bir çehresi vardı Muzaffer Dede’nin. Zamanın özenle eskittiği eski ve buruşuk bir çaputu andıran yüzüyle sanki asırlar önceden bir tanışıklığı vardı.
Selam verip içeri girdiğinde, güzel bir güneş, tebessümünde parladı sanki. Sude, yüreğine kuvvet veren bu karşılaşmayla daha şimdiden şifa bulduğunu hissediyordu. Zaten ne vakit onun yanında otursa, sisler içindeki şehirler gelirdi gözlerinin önüne. Tüller içinde İran, Fas, Tunus, Cezayir… Çöllerden vadilere harmaniyeler içinde silüetler inerdi. Hikâyeler şehri yine o esrarengiz kapılarını aralarlardı uzaklardan. O an Bursa Şark’ın en Şark’ı, Doğu’nun en Doğu’su olur ve Hafız Şirazi’nin gül kokulu nefesi eserdi bu toprak ve kereste kokulu garip mekânda.
Sude, Muzaffer Dede’nin karşısında otururken ötelere, hep ötelere, durmaksızın ötelere aktığını hissediyordu. Kendi eliyle demlediği karanfil kokulu çayı her içtiğinde iyileşiyordu sanki. “Gayb” vardı yine bu sohbette, “evliyalar” vardı. “himmet” denilen kelimeden bahsediyordu Muzaffer Dede. Evliyaların himmetinden.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken içinin acıyla cız ettiğini hissetti.
“Yeryüzündeki en önemli kelime “dua” ve “himmet” bunu biliyorum dede. Ama kafam çok karışık! Bulunduğum hiçbir ortama uyum sağlayamıyorum. Sol camiadan birçok yazarla gayet iyi konuşurken, kültür merkezlerine dönüştürdüğümüz medreselerimizde ulemamızdan bahsedilirken, kimi zaman onlara “Molla Fenari denilen vatandaş, ya da şu Gümüşhaneli Ahmet Ziyaüddîn” diye hitap edildiğini duyunca utancımdan yerin dibine geçiyorum.
Hadi onlar neyse, beraber yürüdüğümüz yazar ağabeylerimle de yolum ayrıldı birer birer. Zaten bizim yol yürümemize bile gerek yokmuş ya?.. Biz, “Bu yol evliyalara gider” diyen bir yol levhasıymışız” sadece. Evliyaların “makâm kabirleri” bile sadece birkaç tahta parçası, ziyaretlere gidiş dönüş ise birer kültürel etkinlikten ibaretmiş!
Artık her şeyi birbirine karıştırdım dede. Rüyalarımda bile hikâye kahramanlarım “Bize şimdiye kadar insanların bilmediği hangi kelimeyi söylettin?” diye hesap sormaya başladılar. Üstad’da aynı şeyi söyledi geçen gün. Bunca tarihi mekânlar, velilerin türbeleri herkese anlatmazlar kendilerini. Anlatılmayanlar asırlardır üst üste birikti. Asıl hüner o kelimeleri söyletmekte” dedi.
Muzaffer Dede, derûni bir âlemden bakan gözleriyle gülümsedi…
“Kızma evlâdım, evvela insanlara kızmamasını öğren güzel kızım…”dedi. Evliyaullah Hazeratının türbeleri ve ruhaniyetleri seninle kelimelerle, sözlerle konuşmazlar ki!..”
“Peki, ya neyle efendim? Nasıl konuşurlar?”
“Onlar, taşların, eşyaların, ağaçların, meyvelerin içinden, kuşların, böceklerin dilinden anlatırlar sana. Yani yol işaretlerinden, ağaçların yapraklarından hatta kuyu taşlarından, esen rüzgârdan. Yol yürünmeden, yol işaretlerini çözmeden, kendini bulup inşa etmeden, “tabela” olmak da neyin nesi?
İnsanlar ki, ‘Hayy’dan gelip Hû’ya’ gidiyorlar be kızım. İnsanlar hakiki güneşi unuttu artık. Güneş görmeyen yarasalar misali unuttular. Hazreti Mevlana’yı ya da Yunus’u bugüne kadar andılar da ne oldu? Evliyaullah hakkında hürmetsizlik gösterirlerse buna şaşmamalı. O Fahr-i kâinat, Sevgililer sevgilisi de bundan nasibini almadı mı? İnsanlara kızma evladım. Efendimiz kızdı mı? “Bilmiyorlar, onları affet diye dua edip ağladı. Bilmez misin ki, insanı en çok üzen sevgilisidir ve çok ağlatan da dostları. Yine bilmez misim ki, beyaz gülün gölgesi dahi siyah olur.”
Sude, çantasından çıkardığı mendiliyle yanaklarını silerken;
“Biliyorum Muzaffer Dede, biliyorum, hepsini biliyorum! Ama elimde değil, yine de çok üzülüyorum. Kimse de beni anlamıyor zaten. Bu kız evliyalarla kafayı bozmuş diye kuşkuyla bakıyorlar. Benden ne yazar olur, ne de bir tabela!.. ”
Muzaffer Dede, “Hımmmm…” diye gülümseyerek baktı Sude’ye;
“Sen insanlara aldırma kızım. Bu yollar tabela, ok işaretleriyle çabucak bulunacak yollar değildir. Bunlar nasip ve ikram meselesidir ayrıca. Büyüklerin adımları gizli izler bırakır toprakta. İnsanlar onların izlerini fark edipte takip edebilselerdi şayet, gözleriyle dünya dekorları arasında binlerce perde gerili olduğunu da görebileceklerdi. Velilerin nazarı zamana gerili bir yay gibidir. Öyle bir fırlatırlar ki oklarını sana, hiç bilmediğin, duymadığın manalar dökülüverir kaleminden o anda. Sen Somuncu Baba Hazretlerini bilir misin?
Sude, “evet” anlamına gelen bir manayla başını salladı.
“O Somuncu Baba Hazretleri ki, büyük bir evliyaullahtı. Şandan ve şöhretten çok kaçardı. İssiz korsuz gönül ateşiyle yaktığı fırınında pişirdiği ekmekleri sokaklarda “Somunlar, mü’minler” diyerek dağıtırdı. Yıldırım Beyazıd Hân, Niğbolu zaferinden döndükten sonra, Allah’a şükrünün bir nişanesi olarak Ulu Camii yaptırdı. Somuncu Baba Hazretleri de, Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırınında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızıklanırdı. Camide çalışan işçiler, yemek saatinin gelmesini ve Somuncu Baba’larının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollarlardı…
Nihayet Ulu Camii inşaatı bittiğinde Yıldırım Beyazıt Hân, Emir Sultan Hazretlerine ilk hutbeyi okumasını söyledi. Emir Sultan Hazretleri Padişaha; “Burada Hamidüddîn-i Velî Hazretleri’nin bulunduğunu ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini belirtti. Padişah Efendimiz de, Somuncu Baba Hazretleri’nin okumasını kendisinden rica edilmesini buyurdu. Ve nihayet, ısrarlar üzerine hutbeyi okumaya çıktı o büyük veli. Hutbe’de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yaptı. Tefsir bittikten sonra "Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anladı. İkinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı, üçüncü tefsiri cemaatin yarısı, dördüncü tefsirini cemaatin küçük bir kısmı, beşinci tefsiri cemaatin çok azı, altıncı tefsiri birkaç kişi ve yedinci tefsiri ise sadece kendisi anladı.
İşte o vakit cemaat, Somuncu Baba’larının ne kadar büyük bir Allah dostu, evliya olduğunu görünce, cami çıkışında onun elini öpmek istediler. O mübarek velî cemaatin isteğini kırmayarak Ulu Camii’nin üç kapısından da çıkan cemaate elini öptürdü. Böylece bütün cemaat o büyük sultanın elini öpme şerefine nail oldular.
Ah be avladım!.. Ağızlarını yeme açmış kuşlar gibidir insanlar. İnsanların konuşması gıyget ve ateş, sükûtu nefret ve kindir!. Şimdi “makâm kabri” diye burun kıvıranlara nasibi yoksa ne ile izah edeceksin a kızım? Vermemişse mabud, ne yapsın Sultan Mahmud. Tut ki, yedi ayrı manada tefsir ettiği Fatiha Sûresi gibi, yedi ayrı manada yürüyen insanlar da vardır Somuncu Baba ve onun gibi evliyaullah hazeratına… Avamın yolculuğu ile hal ehlinin yolculuğu aynı değildir unutma.
Büyüklerin yolu, bu izleri örten çaputlarla örtülüdür. Bir hazire içi, bir çini parçası, kavuklu bir mezar taşı ve süslü kemerlere kadar çoğalmıştır manalar. Hangi yöne baksalar, çaputlara sarılı manalar vardır. İnsanlar yönsüz pusula gibi önüne çıkan her levhaya baksa da ve o levhada “velilere gider” diye bir ibare yazsa da, levhanın yönü bir “Deliorman rüzgârında” günde yüz yöne çevrilebilir. Bunu levhanın kendisi dahi anlayamaz. Çünkü ervaha yabancılıkları ne kadar aşikârsa insanların, aradıkları da o kadar meçhulleşir! Bir de, insan bir şey aramaya görsün, bir şeyin ardına düşmeye görsün, mana, kovaladıkça kaçan nazlı âşık gibi oluverir.
Sude, heyecanla Muzaffer Dede’nin yüzüne baktı.
“Üstad, mezardakilerin hallerine vakıf olmaktan söz etmişti geçenlerde. Doğrusu bu beni korkuttu Muzaffer Dede.
Muzaffer Dede, nasırlı parmakları arasında tutuğu bardağı yavaşça tahta sehpaya koyup gözlerini önüne indirdi. Bir müddet öylece kalıp sonra gözlerini açarak Sude’ye keskince baktı;
“ Sandukaların örtülerini kaldırmak, nakkaşların nakışlarını sökmek, mermerlerin cilasını silip manaları anlamak için sana bu dünya ömrü değil, ikinci bir ömür lazım. İkinci bir ömür!.. İkinci ömre var mısın? İkinci bir ömür, ama hiç ölünmeyen, her zaman diri!.. Somuncu Baba Hazretleri ne der bilir misin?
Diriyiz, daim ölmeyiz
Karanlıklarda kalmayız
Çürüyüb toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz..
Bu ikinci ömrü istiyorsan tabi ol ona, himmet dile o büyük veliden. O seni yedi yoldan, yedi manayla yürütür Allah’ın izniyle. Şimdi sana bir sır vereceğim. Bir yolculuğa çık, İznik tarafına. Eşrefoğlu Rumi Hazretlerini ziyaret edip sana öğreteceğim duayı, onu vesile eyleyerek Hak Teâlâ'dan niyaz et. Ziyaretini yapıp dönünceye kadar da, Somuncu Baba kuddise sirruh Hazretleri'nin nazarında ve o büyük velilerin tasarrufunda olduğunu bir an bile aklından çıkarma! Tasavvuf terbiyesi bir disiplindir, sakın üç günlük mesele bellemeyesin. Oyüce Sultan'ın himmeti yetişirse, yedi ayrı mana üzre gidip döner, bu fakîr Muzaffer Dedene de dua edersin inşaalalah..."
Muzaffer Dede, tezgâh üzerinden aldığı bir kağıt parçasına kısa ve sırlı bir dua yazdı. Sude, kâğıda bakarken kalbinin erimekte olduğunu hissediyordu. Çok fazla zamanı kalmamıştı sanki… Hikâye kahramanlarnın ve üstadın ondan istediği kelimeler neydi? Manalar neydi? Hepsini bu yolculukta mı bulacaktı?
Kâinatla yaşıt bir bilgenin, fezadan daha derin bir kalbi onu adeta bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu...Yazımın başlangıcı burada.
Devamını okuyun...>>
Konuşan Hikâye (2)
"Diriyiz daim, ölmeyiz
Karangularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz”
Şeyh Hamîdüddîn-i Velî Hazretleri (k.d.s)
(Somuncu Baba)
“Huuu!..”
Ciğerlerine dolan bir nefesle uyandı.Yazımın başlangıcı burada.
“Yâ Hayy!..”
Dipsiz ve karanlık bir yorganı üzerinden atarken etrafına bakındı:
“Neredeyim ben?”
Mezarından kalkıp üzerindeki toprağı silkindi.
“Yâ Hayy!..”
Beyaz bir şimşek çaktı aniden. Diri bir nefes ortalığı yalayıp geçti. İlerde, çift kanatlı mezarlık kapısı biteviye açılıp kapanıyordu. Yüksek ve dar kabirler, sıra sıra dizili serviler altındaydı.
Mezarlar, bir kum gölü gibi kaynadıkça, toprağın altından ilk önce eller dirilip çıkıyor ve ardından bir yorganı üzerlerinden sıyırıp atarcasına topraktan doğrulup kalkıyorlardı.
Sabahın alacasında onları bir gören olsa yürekleri ağızlarına gelirdi. Halleri görülecek gibi değildi doğrusu. Ortalığı taptaze bir kâfurun kokusu sarmıştı. Kimin aklına gelirdi ki, bu çaputların böylesi diri ve güzel kokacağı?
Bütün ölüler fosfordan daha yeşil gözleriyle ağaçların yanıp sönen yaprakları arasından yakamoz yakamoz bakıyor, beyaz bir rüyadan inmişçesine ürperip duruyorlardı. Sanki… Sanki tanıyordu onları. Şu Nigâr Hanım değil miydi? Yanındaki de Celip Bilgili. Hatta Mösyö Madlen ve uşağı Janmari. Bilge Pafnüs, Fermeka, hepsi de yüzünü ona dönmüş binlerce gündöndüler gibi hep bir ağızdan fısıldaşıyorlardı.
“İşte Sude, bu kız işte bizi kelime toprağında söyleten!..”
Sonra, içlerinden biri parmağını uzatarak kendisini işaret etti;
“Sen!.. Konuşalım diye bize verdiğin kelimelerin!.. Şimdiye kadar bize tanımadığımız hangi kelimeyi söylettin?”
*** *** ***
İrkilerek uyandı. Uyanmış olmasına rağmen kendini hâlâ rüyada sanıyordu. Deminden beri dalıp gittiği rüya denizi içinde rüyalar iç içe geçmiş ve hal kapısının birinden çıkıp ötekine girmişti.
Terleyen alnını silmek için sıkıntıyla elini alnına götürürken televizyon kumandasını gayri ihtiyari kavramış olduğunu fark etti. Alnında boncuklanan terleri elinin tersiyle silerken, göz ucuyla hâlâ vcd de devam eden Hazreti Meryem filmine baktı. Filmi izlerken uyuya kalmıştı. Dağılan saçlarını toparlayarak sehpanın üzerine çıkarıp koyduğu tahta tokasıyla sıkıca bağladı.
İçindeki korkuyu biraz yenmişti. Arkasına yaslanmış olduğu halde, filme bakmaya devam etti. Ne tuhaf, daha biraz evvel rüyasında gördüğü sahneyle iç-içeydi sanki filmin kareleri. Rüyasında, elinde yeni yazdığı bir hikâye metni olduğu halde şehre inmişti. Mitolojik kıyafetler içindeki kişilerin hepsi de şimdiki hayatında edebiyat dünyasından tanıdığı kimselerdi. Son zamanlarda bu uyku ile uyanıklık arasında gördüğü garip düşler fazlalaşmaya başlamıştı.
Zihni, gördüğü düşlerle meşgulken, deminden beri zihninin diğer yarısıyla izlediği filmde nihayet bitmişti. Kumandaya basıp kapattı televizyonu. Bir süre arkasına yaslanıp zihnini iyice toparlamaya çalıştı. Acaba, tatil günü de olsa, kültür merkezine gidip yarım kalan birkaç işini mi bitirseydi, yoksa arkadaşlarından birini arayıp iki laf mı etseydi? Belki de sinemaya gitmek de iyi bir fikirdi.
Yerinden doğrulup duşa girdi. Eti ve derisi bir tuhaf kokuyordu sanki… Su değdikçe taze bir ölü gibi kâfurun kokuyordu derisi… Neydi?.. Bu yaşadıkları neydi?..
Giyinip sokağa çıktığında, vakit öğleyi çoktan geçmişti. Altıparmak’tan, Timurtaş Paşa durağına kadar yürüdü. Oradan, yukarı, Saltanat Kapı’ya doğru ilerlemeye devam etti. Saltanat Kapı’ya doğru çıkarken, dönüp sağ tarafta Okçu Baba’nın türbesine bir Fatiha gönderdi. Saltanat Kapı’dan sola saptığı sokağın sonunda bir apartman köşesinde metfun “Köpüklü Baba Hazretleri’ne” selam verip ilerledi.
Ne güzeldi sur diplerindeki bu eski sokaklar. Zaten Sude, köhnemiş eski yapıları, onların viraneye dönmüş odalarını ve kimselerin farkında olmadığı örümcek tutmuş izbe sur diplerinde dolaşmayı çok severdi. Kimselerin cesaret edemediği ücra köşeler de inadına onun önüne çıkıyordu sanki. Ne zaman sokağa çıksa, Bursa’nın bütün eski sokakları ve evleri sırlarını ifşa eden kadınlar gibi kucak açıyorlardı ona hemen. Evlerdeki, sokaklardaki, taşlardaki hikâyeler, ondan kaçmayan garip varlıklar gibiydiler.
Zaten karanlığa her baktığında görüyordu onları Sude. Gözlerini yumduğu anda daha başka varlıkları da fark ediyor, ancak gördüklerine bir anlam veremiyordu. Karanlığın içinde garip bir ışık vardı sanki…
Üftade Hazretleri’nin türbesine vardığında derin bir nefes aldı. Türbenin önündeki banka oturup bir süre etrafı seyretti. Tatlı minnoşlar yine boyun kıvırmış uyuyorlardı mezarların arasında. Tam arkasında yeşil parmaklıklar içinde “Garip Kutup İbrahim Efendi Hazretleri” yatıyordu.
Daha birkaç ay evvel Hüdâî Hazretleri’nin ciğer sopalarını çalmak üzere gittiği Üftade Dergâhı’nda da garip düşler görmüştü. Üftade Hazretleri ona;
“Âşık olana verilir sır, demişti. Sen sırlarını gönlünde saklı tut! Aşk sınanmaz kızım, âşık sınanır. Ateşe düşen demiri ellerinle tutabilir misin? Yan ki, yangınınla büyüyesin! Seversen bizimle büyüyeceksin. Ama hep büyüyeceksin... Yanmak sırdır evladım... Bu sırra ulaşmaksa ömre bedeldir!”
“Bedeli ağır o halde!..”
“Her ne olursa olsun dede, ömre bedel olan nedir bilmeliyim. Bu bedel karşılığında beynimin çengeline asılacak sırlar nedir bilmeliyim!..”
“Ama hayatına mal olacak evladım...”
“Hiç olmamış gibi mi olacağım dede?”
“Hiç olmamışçasına yok olacaksın!.. Külün bile kalmayacak!..”
Gözyaşları yanaklarından akarken türbeye baktı. Ne çok seviyordu Üftade Hazretlerini. Ne zaman türbeye girse, sanki hayatta imişcesine ona koşup sarılmak, kucaklamak isterdi. Baktıkça içine ferahlık veren ve göğsünü şişmekte olan bir evren gibi genişleten tek renk işte bu sarıktaki “yeşil” renkti.
Oturduğu banktan kalkarak içeriye girdi. “Edeple giren, lütufla çıkar” diyordu büyük bir levha.. Her zamanki adaba uyarak selam verip, yanı başına geçti. Dualarını bitirdikten sonra geri geri adım atarak türbeden çıktı.
*** *** ***
Türbenin arka tarafındaki merdivenlerden caddeye inip Eskici Mehmet Dede’nin cadde kenarındaki mütevazi türbesinin yanından geçerken daha bir içlendi. Keşke öyle bir Eskici Dede şimdi de yaşasaydı. Sokak aralarından yürüyüp, Maskem’deki Karabaşî Tekke’sine vardı nihayet. Burası şimdilerde tasavvuf kültürüne hizmet eden bir kültür merkezi idi. Tekke’nin başında tasavvufi geleneğe uygun olarak bir Üstad bulunuyordu. Sude, vazife yaptığı kültür merkezlerinin içinde en fazla bu tekkeyi seviyor ve elden geldiğince sohbet ve sema gösterilerini kaçırmamaya gayret ediyordu.
Allah’ın sevgili kulları ve bu güzel mekânlar ne de füsunkâr bir iklimdi. Hazirede metfun Yakup Çelebi Hazretleri, o güzeller, onların nazarlarında ve tasarruflarında olmak ve bu lahuti atmosferlerde bir an bile olsa vakit geçirebilmek…
Tekke’nin bahçesindeki tahta masalardan birine oturup, hazireye baktı. Derviş Halil Baba çoktan giz kokulu çayını getirmişti bile.
“Hoş geldiniz Sude Hanım, afiyettesiniz inşallah…”
“Hoş bulduk, Halil Efendi Amca, elhamdülillah iyiyim işte…”
Çayını yudumlarken, Üstad ile aralarında geçen son görüşme zihninde canlandı yeniden. En son katıldığı zikrullah halakasında “Yâ Hayy” zikrine geldiklerinde aniden bir elektirik akımına tutulmuştu bedeni. Ne olduğunu anlayamadan dönmeye başlamıştı. Deprem miydi bu? Güçlü bir zembereğin ortasında hızla döndürülüyordu. Kozmik bir fırtınaya tutulmuş gibi taş ve toprak sesleri geliyordu kulağına.Zikrullhtakilerin sesleri git gide uzaklaşıyordu ondan. Gidiyordu sanki Sude… Gidiyordu… Tek bildiği “Allah var, gidiş yalnız ona” idi.
“Aç gözlerini Sude” diyen çavuşun sesiyle gözlerini açmıştı. Sanki tavana asılı kalmıştı da, yere çakılmak üzereydi! Düşmemek için ani bir manevrayla başıyla birlikte kendini geri atmıştı. Zemberek hâlâ dönüyordu. Eğer bu bir depremse, bütün dünya yerle bir olmuş olmalıydı. Zemberek döne döne nihayet yavaşladı… Yavaşladı ve durdu…
O günden sonra yazamıyordu Sude. Ne zaman eline yazmak için bir kalem alsa, adeta susuzluktan kurumuş bir diken haline geliyordu. Bir defa da rüyasında kendini parmakları taşa gömülü bir yaratık olarak görmüştü. Yazdıkça gömülüyordu parmak uçları derine, en derine…
İşte o gün bütün bu yaşadığı halleri anlatmıştı Üstada.
“Çok korktum efendim, beni kurtarın bu hallerden” demişti.
Sevgili Üstad, güzel sakallarını sıvazladıktan sonra tatlı tatlı gülümsemişti;
“ Mââşaallââh!.. Neden kurtulmaya çalışıyorsun ki Sude? Korkma, ahretle arandaki duvarlar yıkılıyorsa, korkmayacaksın. Hem sen tasavvufi hikâyeler yazmıyor muydun? Ötekiler kal ile yazıyor, sen hâl ile yazacaksın inşaallah bundan sonra...”
Üstada bakarken kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkmış ve;
“Eyvaaah, yandım ben, ” demişti içinden. Çünkü bir sonbetinde Üstad, manevi halleri anlatırken, kabirdekilerin hallerine vakıf olmaktan, cinnî ve melekî varlıkların görünmesine kadar bir çok hallerden bahsetmişti. Bunlardan sadece tekini yaşasa acaba bir daha iflah olur muydu ki?
Üstad, içinden geçenleri anlamışçasına sakalını sıvazlayarak gülümseye devam etmişti. Allah’ın sevgili dostları sakallarını sıvazlarken neden bu kadar sevimli oluyorlardı ki?
“ Bak yavrum, karanlıkta kalmaktan korkma. Unutma ki, yitikler karanlıkta aranır. Aydınlıkta herkes, her şeyi görür. Gizler, hazineler ortalık yerde olmaz, evlerin mahzenlerindedir hepsi. Ruhunun mahzenlerine girmeden, o mahzeni kazıyıp hazineleri keşfetmeden evin odalarında boş yere dolaşma.
Karanlığıyla irkilten o mezara girmeden, gittiğin ve geldiğin yollardaki şeyleri anlatamazsın insanlara. Bu kadar tarihi mekânlar, velilerin türbeleri, herkese anlatmazlar kendilerini. Anlatılamayanlar asırlardır üst üste birikti. Anlatılmamışları anlatmaktır kalemi oynatmaktaki hüner. Şimdiye kadar hikâye kahramanlarına insanların tanımadığı hangi manayı söylettin? Hangi gizi keşfettin?”
Sude, bütün bunları düşünürken, bu sabah gördüğü düşü hatırladı. Düşündeki kahramanlar da ona aynı şeyi söylemişlerdi. Yazımın başlangıcı burada.
Devamını okuyun...>>
Konuşan Hikâye (1)
-Kurşun Kalemin Orucu-
(Altıncı Hikâye)
“Artık, ye, iç, gözün aydın olsun.
Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki;
“Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım,
bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.”
(Meryem Sûresi,âyet;26)
- Şeyh Hamidûddîn-i Velî Hazretlerine-
“Evliyanın ayak tozu aramıza döndü demek…
Ancak bu kez yalnız değil… Elinde bir hikâyesi var…"
Yazımın başlangıcı burada.
“Bu senin hikâyen mi?”
“ Ancak… Bu nasıl olur?”
“Bunu yazmaya nasıl cesaret etmiş?”
“Evet!.. O bunu yazmamalıydı?”
“Bu hikâyenin kendi hikâyesi olduğunu itiraf ediyor!”
“İnanılır gibi değil!..”
“ Hayır!.. Hayır!.. Sude, nasıl böyle bir hikâyeyi yazdın? Hepimiz ümidimizi sana bağlamıştık!”
“ Bu ne utanç Sude! Dedelerinin gözü aydın!”
“Sen iğrenç ve çirkin bir iş yaptın Sude! Sen günahkârsın Sude! Günahkâr!”
Ne görüyorum Sude! Nasıl inanayım”
“İnanılması güç değil kıymetli başyazarımız! Size halkı aldattığını söylememiş miydim? Bu ikiyüzlü kız hepimizi aldattı!.. Samimi bir şekilde aramızda yazdığını sanıyorduk, ama şimdi ne görüyoruz? Elinde bizim düzenimize uymayan, hiçbir saygın yayınevinin neşredemeyeceği tuhaf hikâyeler var! Kendini yüce velilerin izinden giden ehl-i tasavvuf bir şey sanıyor! İrfan dünyamızın vay haline!.."
“Tüh sana! Böyle mi yazacaktın!”
“Sude… Ne oldu kızım?.. Nerelerdeydin?..”
“Sude!.. Evliyanın ayak tozu… Dedelerin evliya idi… Hocaların ve seni seven yazar abilerinin hepsi de saygın ve onurlu kalemler!.. Bu utancı nasıl taşırsın?”
“ Onu asmalıyız!.. Bu düzene karşı gelen kalemlere verilen cezadır!”
“ Eveeeet!..”
“Asalım onu… Hatta yakalım!.. Cezasını çeksin!..
“Yakılmalı!..”
“Ateş!.. Sadece ateş onu paklar!..”
“Sude… Konuş kızım… Kendini savun…”
“Konuşsun mu? Görmüyor musunuz? Nasıl da zamanın da susma orucu tutmuş!.. Kuşkusuz, yerinde kim olsaydı, aynı şeyi yapardı!”
“Konuş!.. Konuş!.. Orucunu boz!.. Kimin emriyle oruç tuttun? Kendini kurtarmak için bile konuşmayacak mısın? Orucun kabul edilir mi sanıyorsun?.. Bu kara hikâye nedir? Söyle!.. Söyle!..”
“Bu da ne demek oluyor? Neye işaret ediyorsun sen? Hikâyeye mi soracağız yani? Bizimle alay ediyor bu kız! Bu da yeni bir oyun! Bizden hikâyesiyle konuşmamızı istiyor! Sen bizi deli mi sandın?”
“Tasavvuf mafavvuf aklını başından almış bu kızın!..”
“Biz hikâyedeki kahramanlarla nasıl konuşalım?”
“Görüyor musunuz ne günlere kaldık? Sude, hikâyesiyle konuşmamızı istiyor!! Şu halde ne bekliyorsunuz? Öne çıkın ve bu hikâyeyle konuşun! Sayın yazarlar, hikâyeciler, büyük edipler, romancılar, ülkenin büyük yayınevi sahipleri, bilginlerimiz, niçin bu isteği yerine getirmiyorsunuz? Gerçekten de bu iş büyük cesaret istiyor! Şu halde izin verin, önce ben konuşayım… Evet, ben burada bulunan ve tanık olanlar adına onunla konuşacağım… Ey konuşan hikâye siz kimsiniz, kendinizi tanıtın ki hepimiz sizi tanıyalım!..”
Ve o zaman hikaye dile geldi…
Devamını okuyun...>>
Aynadaki Münzevi
Beni Yokluk Isırdı!.."Gelsin beni yokluk akrebi soksun
Bir zehir ki hayat özü faniye "
N.F. Kısakürek
Sonbaharın sarı benzi evlerin pencerelerine loş bir perde gibi inmişti. İnsanlar, sarı yapraklarla birlikte kış odalarının sıcaklığında kendi ruhlarına sığınıp bir dahaki yaza kadar yeniden dirilmeyi özlemişlerdi belki de. Bu kadar sarı yapraklar, yağmur ve çamurdan sonra kış gelecekse gelsin artık diyorlardı.
Sude, bütün yaz sığındığı dağ evinden şehre bakarken böyle düşünmesine rağmen hemen cayıyordu bu düşüncesinden. Bütün o güzel yaz mevsiminin, gece yıldızlarla birlikte dağların zikrine, otların, böceklerin dostluğuna geri dönüyordu hafızası…
Sahi niçin geliyordu ki her sene bu sonsuz dağ ülkesine? Sanki… Sanki çok eski zamanlardan beri yaşamıştı buralarda… Şu gündüz mavi bir tülbent gibi başına bürünen gökyüzü ve altındaki yemyeşil seccadeden mescid kılınan yeryüzüyle sanki daha asırlar evvelinden bir tanışıklığı vardı…
Boşlukta bir balon gibi şişip duran şu sonsuz evren son söz söylenip de patlayıp sönene dek sürecekti bu tanışıklığı da kim bilir?
Bakışları şehrin uğultulu semalarında gezinirken dizlerinin üzerinde duran ajandasındaki kocaman boş beyaz kağıda gülümseyerek baktı. Henüz hiçbir kelime yazmamıştı… Kelimeler… Kelimeler söz yurdunun mübarek toprağıydı sanki… Kuvvetli bir özden beslenen o bereketli kelime toprağından ne kadar mânâ devşirecekti kim bilir…
Başını kaldırıp mavi bir tülbent gibi dalgalanan sonsuzluğa baktı… Dudakları susuzluktan çatlamış pınarlar gibi söz dileniyordu sonsuz kudretten. Her şeyin kaynağı oydu. Sözün ve sükûtun bile…
Çokça sükut eden bir kızdı Sude. Koyu sarı saçlarının üzerine doladığı örtü beyzi yüzünü garip bir safiyete sokuyordu.
Öfkesinin doruğa çıktığı zamanlarda bile asla çatık iki kaş ifadesini alamayan yüzüne en fazla derin bir keder otururdu. Şimdi sakin ve huzurluydu… Sözün ve sükûtun sahibinin mekânında sözler ışık gibi çarptıkça ruhuna, kendi kendine bakan bir ayna misali seyre dalıyordu bütün âlemi…
Zaten kelimeden, heceden, sözden, harften ve sesten önce sükût vardı âlemde… Derin, neftî bir sükût… Bayıltan bir kafirun kokusu gibi belki nefesi hissediliyordu ilkin… Sonra bu derin sükût zamana çarptığı anda başlamıştı kâinatın çarkıyla birlikte dönmeye… Ve söz çark etmişti âlemle birlikte “Hayy Allah” diye… Kâinatın kalbinde dönen bu çarka tempo tutmuştu çamur atom atom dönerek…
Çamur…
Bir damla siyah balçıktan başka neydi ki insan? İnsan toprak demekti.. Toprak bütün mânâların bağrından devşirildiği sonsuz ve mübarek bir varlıktı. İki damla su atmosferde çarpışınca rahmete dönüşüyordu. Su küle çeviriyordu harlı ateşi. Ama düşmandı ateş toprağa…
Bir avuç siyah balçık!
Kandan ve çamurdan yoğrularak atmaya başlayan bir yürek!.. İşte yüreği o günden beri atıyordu Sude’nin. Henüz siyah bir balçık içindeyken ruhu, 'kalû belâ'dan seslenen o sese şöyle karşılık vermişti; “Sen benim Rabbim’sin.”
Bunu düşününce iki damla gözyaşı aktı yanaklarından… Ezelde verdiği bu sözü tekrar hatırlamıştı ruhu...
Ansızın gözleri bomboş kaldı bebeklerinde. Hayat bir iğne deliğinden geçer gibi sanki gözlerinden ruhuna dolmuştu. İlham böyle bir şeydi işte… Boşlukta Cebrail’in gözbebeklerine takıldığı noktada bir nazar olarak gözlerinden ruhuna boşalıyordu kâinat… Öyle zamanlarda yazıyordu işte… Kendini toprağı eşelemeye çalışan bir gece varlığı gibi hissediyordu. Bu hâl üzerinden geçene kadar hummaya tutulmuş bir hasta halinde yazıyordu. Nazar, gözlerinden çekildiği anda başı defterin üzerine düşüyor ve o yaratık yavaş yavaş eski halini alıyordu…
Belki de yazmak bir sessiz çığlıktı sadece! Balçığın yerden dirilirken sonsuzu çınlatan sessiz çığlığı! Ağaçlar meyveye durdukça, ekinler bar verdikçe, sonsuza yol alan bir çığlık… Belki de bu çığlıkların ezeldeki yankısıydı şimdi gelip gözbebeklerinden ruhuna akan kelime ırmağı da…
Yine böyle bir cezbe halinde kaleminden dökülen ırmağı, nihayet bir hikâye göletine toplanmışlardı bile. Hikâye bitince kendini çimenlere sırt üstü bıraktı. Gözlerini kapayıp bir müddet dinlendi.
Şehre, hayatın içine dönmeye ve yazılarıyla var olmaya hazırdı artık. Gurubun kızıllığa durmasıyla ruhunu saran tatlı telaşın ürpertisini hissetti ruhunda… “Vakit yaklaştı…” diye mırıldandı…
Ajandasındaki hikâyesine göz gezdirdikten sonra son bir kez dana baktı şehrin kararan ufkuna… Artık bu münzevi hayattan ayrılmanın, şehrin kalbine akmanın zamanı gelmişti. Cici annenin aşağılardan gönderdiği ıslık, namaz vakti olduğunun bir habercisiydi. Bu ezan haberiyle birlikte derhal yerinden doğrulup toparlanarak kâinatın sahibinin önünde el bağlayıp huzura durdu. Huşu ile kıldığı namazın ardından ellerini açıp yaradanına yalvarışa geçti…
“Rabbim!..
Sen iyilerin ve kötülerin de Rabbisin…
Bana iyilik ver… Biliyorsun ki, bütün varlığımı sana adadım. Bugüne kadar senin rızan olmayan hiçbir şey yapmadım… Senin rızan için bütün dünya titrlerine ve dünya istikbaline hiç düşünmeden arkamı döndüm. Senin rızan dahilinde dünya eğitimimin kapısı yüzüme kapandı. Şimdi tek sermayem bu yüreğim ve yüreğimin ucunda atan bu kalemim…
Bütün varlığım senin Rabbim!...
Beni sen var ettin… Binlerce ışık huzmesinden yaratılan moleküllerim senin kudret elinde şekillendi. Kandan beslenen bedenimi dünya üzerinde bembeyaz bir sütle rızıklandırdın. Kainata savrulmuş milyarlarca yıldız tozundan oluşmuş varlığım belki de tekrar toprak olduğunda savrulacak dünya çöllerinde…
Bütün varlığımla huzurundayım Rabbim!
Şimdiye kadar bana verdiğin ve vermediğin her şeyle… Kaybettiklerim ve kazandıklarımla birlikte rızana kabul et bu fakireyi… Onu bir an sensiz bırakma. Kelime toprağında devşirilmeyi bekleyen bu kadar hikâyesiz yüz peşime düşmeden evvel bana, toprağın derinliklerinde olgunlaşmayı bekleyen bir tohumun sabrını ver!
Ben ki, çöllerde yağmur bekleyen garip bir bedevinin gözlerindeki o sonsuz bakış gibiyim… Ben yoklukta kendi yankısını arayan ezeli aşkın ezgisiyim belki de…
Bana inayet et Rabbim!..
Amin…
Devamını okuyun...>>
Lâ Edrî
- Ben senin eksik kalan sözünüm.
Annesi odaya girerek perdeleri açtı. Uyanmıştı. Pencereyi açtığı için annesine kızdı.
- “Of anne yaa! Of anne yaa!” diyerek yorganı başına çekti.
Annesinin bu mızmızlanmaya pek aldırış ettiği yoktu.
- Hadi benim güzel kızım. Kahvaltıyı hazırladım. Biliyor musun dışarıda çok güzel bir hava var bugün..
Yorganın altındaki mızmız ses cevap verdi:
- Hayır anne!.. Bilmek istemiyorum. Hatta ben artık hiçbir şeyi bilmek istemiyorum!..
Annesi yorganı kaldırıp gülümsedi.
- Neden güzel havaya karşısın? Güzel hava insanı neşelendirir.
- Güzel havaya karşı değilim anneciğim, güzel havaya hiç karşı değilim, sadece nasıl olduğunu bilmek istemiyorum.
- İyi… Sen bilirsin… diyerek üstelemedi annesi.
Annesi gittiğinde hırsla yorganı başına çekti. Artık hiçbir şeyi kesinlikle bilmek istemiyordu. İnsanların ne konuştuğunu, ışığın nasıl yakıldığını, yağmurun nasıl yağdığını, günleri, ayları, yılları, mevsimleri, kısaca on yedi yıllık ömründe neler öğrenmişse, hepsini unutmak istiyordu.
Bu düşüncelerle tekrar uyku boşluğuna dalacaktı ki annesi odasına gelerek usulca yorganı kaldırdı.
- Artık neyi bilmiyorsun güzel kızım?
Çocuksu bir masumiyetle dudakları büzüldü.
- Hâlâ her şeyi biliyorum anneciğim. Bugün havanın nasıl olduğunu bilmesem de yarın nasıl olacağını tahmin edebiliyorum. Hâlâ yağmurlu, karlı, güneşli günleri hatırlıyorum çünkü…
Annesi gülümseyerek kızının yanaklarından öptü.
- Bizim bilmediğimiz tek şey, sonumuzun nasıl olacağıdır, bu kâfi değil mi tatlım?
Bakışlarıyla, galiba haklısın, demek istiyordu.
Kahvaltıya oturduklarında hâlâ mahzundu. Çayını doldururken annesi sordu:
- Bir hikâye yarışmasına katılacağını söylemiştin kızım, nasıl? Bir şeyler yazabildin mi?
- Henüz başlayamadım anne. Biliyorsun ben daha önce hikâye yazmayı hiç denemedim. Edebiyat hocamız yazdığım şiirleri ve kompozisyonları çok beğeniyor. Bana çok güzel hikâyeler yazabileceğimi söyledi. Ama ben kendimden emin değilim. Neden diye sorarsan…
Annesi ilgiyle dinliyordu kızını. Son günlerdeki huysuzluğunun bu yazamama sıkıntısından kaynaklandığını fark etmişti pek tabii ki. Bunlar da çıkacak hikâyenin doğum sancılarıydı. Ama kızı bunların henüz farkında değildi.
…
Kahvaltıdan sonra odasına çekildi. Televizyonu açıp kanallarda rastgele gezindi. TRT 2’de önemli bir şair sohbet ediyordu. Onu ilgiyle dinledi. Okuduğu şiir tuhafına gitti. Büyük şairler ne kadar da anlaşılması zor şiirler yazıyordu. Acaba kendisi de büyüdüğünde böylesi şiirler yazabilecek miydi, dahası gözlüklerinin üstünden bakıp entelektüel açıklamalar yapar mıydı? Eşyanın ardındaki sırdan bahsediyorlardı. Eşyanın ardındaki sır da ne demek? Anlattığı şeylere hayranlık duymakla birlikte pek de akıl sır erdiremedi. Bu gece gördüğü düşü hatırladı. Düşünde uzun bir yolculuğa çıkmıştı ve karşılaştığı her insan ona “Ben senin eksik kalan sözünüm” demişti. Ne demekti bu? Yoksa yakında bir yolculuğa mı çıkacaktı? Çok düşündü. Acaba bu yazacağı hikâye için bir işaret sayılabilir miydi?
İçi iyice daralmıştı. Büyük bir yolculuk olmasa da dışarıda küçük bir gezinti iyi gelebilirdi. Üzerini değiştirip evden çıktı. Zamanı omuzlarında taşımaktan yorulmuş ahşap evler ve aralarına sıkıştırılmış emanet apartmanlarla dolu sokaklardan geçerek ana caddeye kadar geldi. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidecekti. Bu sabah karşılaştığı ilk insan annesiydi. Ona ne demişti? “Bizim bildiğimiz tek şey sonumuzun nasıl olacağını bilmeyişimizdir.” Çantasından ajandasını çıkarıp bu notu ayaküstü hemen kaydetti. Ardından o şairi hatırladı. O da eşyanın ardındaki sırdan bahsetmişti. Ruhunun bir mengenede sıkıldığını hissetti. Meğer ne kadar zormuş hikâye yazmak! Yoksa boyundan büyük bir işe mi girişmişti? Acaba bir hikâye yazmanın formülü olabilir miydi? Ya da hikâyedeki herhangi bir nesnenin niçin orada durduğunun izahı? Doğrusu, bilinçli olarak konulanlar dışında, koltuklar, sehpalar, bardak çanak kendiliğinden geliyordu sanki. Aklına takıldı. Peki ya insanlar? Onlarda mı kendiliğinden geliyor? İnsan hiç görmediği birinin hikâyesini yazabilir miydi?
Henüz bunların cevabını bilmiyordu, ama elindeki bilgileri yan yana getirince ‘sonunun nasıl biteceğini bilmediği hikâyesine, eşyanın ardındaki sırrı aramakla başlayabileceğine karar verdi. Kendini kanının akışına uygun bir sezgiye bırakmıştı. Bu sezgi sabah o şairin anlattığı gibi ‘bir natüralistin objektif gözlemine’ benzemiyordu. Gittikçe büyüyen bu ruh hâliyle ona hiçbir şey imkânsız değilmiş gibi görünmeye başlamıştı. Mesela neden kuşlar uçarken arkalarında bembeyaz bir çizgi bulutu bırakıp geçmesinler gökyüzünden? Neden o yediye sayıncaya dek otobüs durağa gelmesindi? Bu sevinç ürperişiyle gökyüzünün bir gemi geçerken denizin yarılışı gibi yarılıp arkasından tekrar kapandığını tahayyül etti. Demek hikâyeci olmak aslında pek eğlenceli bir şey olabilirdi.
Sahaflara gelmişti. Kitapçının birine girerek ‘rast gele’ bir kitap seçti. Artık biliyordu ki bu ‘rast gelmek’ fiili onun için bir tesadüf değil, çıktığı hikâye yolculuğunun eksik kalan sözleriydi. Elindeki kitabın kapağını okudu. “Gönülden Akışlar.” Kapakta bir yığın kalp vardı ve büyük bir kalbin içinden nehir akıyordu. ‘Rastgele’ bir sayfa açtı. “Şair rahat yazar ilhamı gelse / Kalemi tutan el hünerli else/ Hayatın bir tablo kadar güzelse/ Bunun kıymetini bil nakış nakış.”
Okyanusun dipten gelen bir deprem sonucu aniden kabarıp dev dalgalar oluşturması gibi, vücudundaki bütün sıvı ayak parmak uçlarından başlayarak yükseldi ve göz pınarlarından bir sel gibi boşalmaya başladı. Kitapçıdan hızla çıkıp aynı tempoda cadde boyu yürümeye devam etti. İnsanlar ve arabalar telaşlı, huzursuz, homurdanarak ilerliyorlar. Nereye? Ve hayat ne ki? Zamanın akıp durduğu bir nehir.. İçindeyken hiçbir şeyin hissedilmediği o büyük ve büyülü akış. İnsan ancak dışına çıkınca ve sabit bir noktada durunca görebiliyor önünden akıp giden bu gidişi. Aniden durdu. İki yanından insan seli akmaya devam ediyordu. Bu bir hikâyecinin duruşuydu. Kıyıya çekilir gibi kaldırımın kenarına çekildi.
Kaldırımın kenarında ağır ağır yürüyordu. Vitrinler zarif zarif, dost dost göz kırpıyorlardı. Başka bir dünyadan ışınlanan renklerle aydınlatılmışlardı sanki. Bir hikâyecinin caddelerin dostluğuna çok ihtiyacı vardı demek ki. Kapalı çarşıya girerek küçük bir antikacı dükkânının önünde durdu. Vitrinde antika eşyalar, yüzükler, küpeler, tespihler, minnacık süs kutuları, vardı. Usulca içeriye girdi. Dükkân sahibi yaşlı biriydi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlüklerinin üzerinden sevgiyle bakıyordu.
- Hoş geldiniz kızım, buyurun…
- Hoş bulduk efendim. Şey… Vitrindeki eşyalarınız hoşuma gitti de… Bakabilir miyim?
- Elbette, bakabilirsiniz evladım. Lakin bakmak kadar görmesini de bilmek lazım. Görünen âlemin dışında bambaşka bir âlem vardır. Gönül gözü bir açılıverse harikalar meydana gelir ki gördüğün şu eşyalar dile gelir konuşur. Ancak bu konuşmaları tercüme etmek herkesin harcı değildir. Eşyanın ardındaki sırra ulaşmak gerek.
İhtiyar tezgâhın arkasından kırık bir porselen parçası çıkardı ve:
- İşte! dedi. Bu tabağı bir sabah kırmıştım. Kırıkları toplarken parçalardan biri dikkatimi çekti. Üzerindeki çiçeği görüyor musun? Ben bu çiçeği bir yerden tanıyordum sanki. Hâlbuki yıllardır kullandığım bir tabaktı?
Neden o güne kadar fark edememiştim? Görüyor musun? Bunun hikâyesini kim yazabilir ki?
- Ben! diye atıldı. Ben yazabilirim. Bir hikâye yarışmasına katılacaktım, eğer yardım ederseniz bu hikâyenin izini ben sürebilirim efendim…
İhtiyar bilgece gülümseyerek başını salladı.
- Hımm… ‘Kalemi tutan el, hünerli else’ neden olmasın? Söyle bakalım adın ne senin küçük yazar?
- Su efendim, Ayşe Su…
- Hıım… Bana da bu çarşıda Ermeni Nisyan Baba derler.
Ayşe Su’nun gözleri dükkânı dolduran eşyalardaydı. Bir an önce onların ardındaki sırra ulaşmak istiyordu.
Daha fazla dayanamayarak sordu.
- Eşyanın ardındaki sırra nasıl ulaşılır Nisyan Baba?
Nisyan Baba bilgece gülümseyişini sürdürüyordu.
- Çok kolay evladım… Hemen bir eşyanın arkasına bakmakla başlayabilirsin buna.
Çok şaşırmıştı. Bir süre ciddi olup olmadığını anlamak için masum masum yüzüne baktı. Sonra yerinden kalkıp gözüne önceden kestirdiği eski çini bir tabağı duvarda asılı yerinden çıkardı ve arkasını çevirip baktı. Eski harflerle bir şeyler yazılıydı. Getirip Nisyan Babaya gösterdi.
- Ben eski yazı bilmiyorum efendim, ne yazıyor ki burada?
Nisyan Baba gözlerini adamakıllı belleterek yazıyı okudu.
- Burada ‘Lâ Edrî yazıyor.
- Lâ Edrî mi? O da kim?
- Kim olacak bu tabağı çizen usta.
- Kim bu usta? Yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü? Kaçıncı yüzyılda yaşamış?
- Bilinmiyor. Lâ Edrî bilinmeyen demek zaten.
- Neden bilinmiyor?
- O kendisinin bilinmesini istememiş de ondan. Çok eski devirlerde çini ustaları yaptıkları eserlerin sırrını hiç kimseye söylemezlermiş. Boya reçetelerinin sırrını yalnızca kendilerine saklarlarmış. Bazıları da eserlerinde yalnızca kendilerinin ya da kendileri gibi bakıp görecek gönül gözü açık kişilerin fark edebilecekleri bir eksiklik bırakırlarmış.
- Neden?
- Çünkü eksiklikten ve noksanlıktan münezzehliğin yalnızca Allah’a (c.c.) mahsus olduğunu hem kendilerine hem de diğer insanlara hatırlatmak için. Yani çok mütevazı imişler eski zamanların sanatçıları. Şimdi duymuyor musun ne diyorlar evlat? ‘Yaratıcı sanatçı!..’
Nisyan Baba’nın anlattıklarını büyük bir şaşkınlıkla dinleyen ‘küçük yazar’a sesinin olanca bilgeliğiyle teklifte bulundu:
- İstersen bu parçayı sana ödev vereyim, dedi. Bu akşam bu parçadan esinlenerek bir hikâye kurgula ve yarın getirip bana oku. Bakalım neler çıkacak, olmaz mı?
Sevinçle kaptı elinden parçayı. Kendine hakim olamayarak boynuna atladı.
- Teşekkür.. Çok teşekkür ederim Nisyan Baba.. Çok iyisiniz.
Vakit bir hayli ilerlemişti. Bir an önce eve gidip hikâyeye başlamak için can atıyordu.
…
Eve vardığında kendini hemen odasına attı. Çalışma masasına oturarak hikâye yarışmasıyla ilgili katılım şartnamesini okudu. Jüri üyeleri, ünlü yazar ve profesörlerden oluşuyordu. Onun gibi birinin hikâyesini beğenirler miydi? Ajandasını çıkarıp yazmaya başladı. Önce hikâyesine bir isim bulmak istedi. Fakat sonunun nasıl biteceğini henüz kendisi de bilmediği için bunu en sona erteledi.
…
Nisyan Baba Feriköy’de yaşayan eski Ermenilerdendi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Karşıdan bakılınca bu kaba ve çirkin kalıbın içinde onunki kadar hassas ve duygulu bir ruhun bulunabileceği tasavvur dahi edilemezdi.
Kalem kâğıdın üzerinde kayarak ilerliyordu. Bu sabah sahaflarda ‘rastladığı’ Hakkı Cengiz Alpay’ın ruhunun kendisini alkışlamakta olduğunu hissedince sevinç doluyordu yüreğine.
Nisyan Baba bu sabah kahvaltı sofrasını toplarken bir tabak düşürüp kırdı elinden. Kırıkları toplarken gözü birden kırıklardan birine takıldı. Üzerinde çok garip bir çiçek vardı. Daha önce gördüğü bildiği çiçeklere benzemiyordu. Laciverde çalan daha çok bir lahor mavisi akışkanlığındaki gibi.. Sanki… Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi…
Kırık parçasını masanın üzerine koyarak dakikalarca düşündü. Bu çiçeği sanki bir yerden tanıyordu. Ama nereden? Hâlbuki yıllardır kullanırdı bu tabağı. Bu tuhaf çiçek yıllardır nerelere saklanmıştı da daha önce fark edememişti. Sonra bir güle sarı, kırmızı, pembe renk dururken koyu lacivert rengi veren ustanın da bir bildiği vardı her hâlde. Böyle yapmakla bu nadide güzelliği dikkat çekmeden saklamak istemişti belki de… Evet, bu desen tarifsiz bir titizlikle çizilmişti. Sonra bir hal olmuş ustaya.. Bir hal... Saklamış çiçeğini yapraklar dallar arasına ki asırlar sonra kendisini bulacak sahibinin elinde yeniden dirilmek için el değmeden beklesin diye.. Nisyan Baba bu deseni çizen usta ile aralarında gizli bir rabıtanın olduğuna inanmaya başlamıştı. Sanki bütün bunları daha evvel yaşamıştı. Ama ne zaman?
Dokununca gevşeyen bir şeydi sanki zaman. Hiç şüphesiz ki insan hayatında beklenmedik rastlantılar olduğunun farkındaydı Nisyan Baba. Bir ustanın kendini fark ettirmek için farklı bir yolla, gizliden gizliye, kelimelere dökülmeden yaptığı ustaca taktikti bu. İşte o ufuk çizgisinde hikâyelerin tayy-i mekân yolculuğunda, Hızır’ı arayan peygamber gibi bir usta aranmalıydı. Bir usta evet.. Gözlüklerinin üstünden sevgiyle bakan, nur yüzlü aksakallı, düşüncelerini ve söyleyeceklerini bakışlarıyla, duruşuyla farklı bir şekilde anlatan ya da çizdiği desenlerde, süslediği eşyalarda dile getirmeye çalışan, insanları irşada çağıran bir çini ustası olamaz mıydı? Pekâla mümkündü bu…
Nisyan Baba artık kesinlikle emindi ki bir yerlerde böyle bir çini ustası yaşıyordu. Sessizce, nefes alıp verdiğini dahi kimsenin duymadığı, zamanı, hayatın manasını daha iyi anlamamızı sağlayabilecek, hayatımızda farkında olmadan yitirdiğimiz şeyleri bize nakışlarıyla, renkleriyle, çok uzaklarda da olsa uyarabilecek, en azından düşünmeye zorlayacak bir usta bir yerlerde yaşıyor olmalıydı. Bedeniyle o ufak kasabadan hiç çıkmamış ama kalbiyle çok uzak yerlere yolculuk eden o usta pek az yolcunun uğradığı aşk denizine ışık tutacak bir deniz fenerinde yaşıyordu belki de…
Kalemi elinden bıraktığında deminden beri yazanın kendisi olduğuna inanmakta güçlük çekti. Üzerine çöken ağırlık yüzünden gözlerini açamıyordu. Hikâyeye yarın devam edecekti.
…
Ertesi gün Nisyan Baba’yı ziyarete gittiğinde onu göremedi; dükkân kapalıydı. Esnaflardan öğrendiğine göre Nisyan Baba o gece vefat etmişti. Cenaze töreni yapılacaktı. Çok üzgündü. Demek hikâyesi yarım kalacaktı. Tam ayrılacaktı ki Nisyan Babanın yan komşusu ona bir paket uzattı. Sabah bir yakını getirmiş, uğradığında verilsin diye. Teşekkür ederek paketi aldı ve bir parkta oturarak paketi açtı. Kilitli bir defter ve kapalı bir mektup zarfı vardı. Önce zarfı açtı ve okudu:
Sevgili Kızım,
Eksik kalan sözlerini inşallah benim sırrım tamamlar. Ben Lâ Edrîmi bir sabah düşürüp kırdığım o tabakta buldum. Günlerce düşündüm. Sonra geçmiş zamanlardan bir ilkyazda çocukluğum çıktı karşıma. Bir Ramazan bayramıydı. Mahallenin çocuklarıyla birlikte bayram şekeri toplamıştık. Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesinin önündeki bahçede oturmuş, topladığımız şekerleri ve lokumları yiyorduk. Bir ara çocuklardan biri mavi kafesli bir mezarın üzerindeki gülü koparmaya çalışıyor fakat yetişemiyordu. Bütün çocuklar denedi olmadı. O sırada pamuk şekerci geçince çocuklar koşarak onun yanına gittiler. Ben kafama koymuştum, o gülü mutlaka alacaktım. Lakin kaç kere denediysem muvaffak olamadım. Ellerimi yüzüme koymuş müteessir bir şekilde düşünürken bir ses duydum.
- O gülü çok mu sevdin?
Ürpererek dönüp baktım. Mezarların arasında oturmuş derviş kılıklı biri vardı. Ben o kadar dolmuştum ki bir kelime daha konuşsa kendimi koyuverecektim. Derviş gülümseyerek.
- Mezardan gül koparmak güzel bir davranış değil. Üstelik o, bir aşığın gülü, dedi.
Ben şaşırmış bir vaziyette ona bakıyordum. O ise konuşmasına devam ediyordu:
- Evet, aşığın gülü. Unutma ki âşıkların kabrinde gül biter. O gülü çalmak yerine isteseydin sana verirdi.
Ben hâlâ şaşkınlıkla bir mezara, bir güle, bir de adama bakıyordum. Derviş elini başıma koyarak:
- Hadi, ne duruyorsun istesene… dedi. Ben de:
- Ey âşık gülünü bana verir misin? diye seslendim. O anda mezardan çıkan bir el, o çiçeği kopararak bana uzattı. Çiçeği elime aldığımda bir de ne göreyim? Çiçek lacivert bir renge dönüşmüştü. Ben de elimdeki güle bakarak dervişe sormuştum.
- Bu gül neden lacivert? Ben kırmızısını isterim.
Şöyle cevap vermişti:
- Bak yavrum, o gül ancak lafza-i Celâl, yani Allah (c.c.) ism-i Celîli okunursa kırmızıya döner. Yani sen ne kadar çok aşk narına yanarsan o da o kadar kızarır, bir gün gelir kıpkırmızı olur.
O günden sonra o lafzı ağzımdan hiç düşürmemiştim. Hatırlıyorum da çocukken İncil’i elime alarak saatlerce dua mırıldanmam annemi ve babamı çok mutlu ediyordu. Ben günlerce bir mucizenin olmasını beklerken, onlar böylesine dindar çocukları olduğu için Tanrı’ya şükrediyorlardı. Şimdi anlıyorum ki asıl mucize olağanüstü hadiselerin gerçekleşmesi değil, insanın sahip olduğu imanıymış.
Şimdi… Tamamladığın bu hikâyeyi yarışmaya göndermek istiyorsan sana bir ricam olacak. Lütfen ismini o hikâyenin altına yazma. O zaman beni ve sırrımızı ifşa etmiş olursun. Hem güzel bir eserde bir şeyin eksik kalması gerekmez mi? Ne dersin? Allah bahtını açık etsin ve kalemine kuvvet versin sevgili kızım. Nisyan Baba’yı fatihasız bırakma. Her Cuma.. Ve ben Eyyüp Mezarlığında olacağım aslında.
Mektubu bitirdikten sonra kilitli defteri açtı. Mesnevî’den rubailer yazılıydı. Sonra arasında kurutulmuş bir gül buldu. Gül, ateş gibi kıpkırmızı kesilmişti. Defteri kapayıp çantasına koydu. Eve gidip yarım kalan hikâyesini tamamladı. Başına büyük harflerle hikâyenin ismini yazdı: “Nisyan Babanın Tespih Çiçeği”. Daha sonra onu zarfa yerleştirdi ve üzerine şöyle yazdı: Gönderen: Lâ Edrî
Saliha MALHUN / Yağmur Dergisi, Sayı: 31 Nisan-Mayıs-Haziran 2006
Devamını okuyun...>>
Nasıl bir şehirde yaşıyoruz?
Bursa Bilgisi kitabında; “Nasıl Bir şehirde Yaşıyoruz?” ana temasıyla hem denizi hem dağı hem tarihi hem de doğal güzellikleri bünyesinde barındıran ender kentlerden birisi olan Bursa, tarihi, manevi, kültürel ve doğal değerleriyle ele alınmıştır.
Satın almak için:
http://www.yukselkitap.com.tr/vitrin/prddet.php?pid=3022
Devamını okuyun...>>
Tanpınar Ödülleri

Serin hülyasıyla çeşmelerinin;
Başındayım sanki bir mucizenin
Su sesi ve kanat şakırtısından,
Billur bir avize Bursa`da zaman.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Tanpınar Ödülleri, 2001 yılından beri her yıl Bursa'da Zaman şiirinin yaratıcısı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ölüm yıldönümü olan 24 Ocak'ta düzenlenen bir törenle edebiyatın değişik alanlarında Bursa üzerine üretilmiş eserlere verilen ödüldür.
Tanpınar'ın anısını yaşatmak ve Bursa üzerine oluşturulmuş edebiyat eserlerine yenilerini katmak amacıyla düzenlenen yarışma, Bursa Osmangazi Belediyesi ve Osmangazi Yerel Gündem 21 tarafından organize edilmektedir.
Yarışma, 2007 yılında roman alanında yapılacaktır.
Yarışma yıllara göre aşağıdaki edebiyat dalı ve konularda düzenlenmiş, şu sanatçılar ödül kazanmştır:
2001 - Deneme - Tanpınar ve Bursa Denemeleri - Yücel Balku, Koza'nın Kapıları
2002 - Şiir - Tanpınar ve Bursa şiirleri - Nuri Demirel, Bursa taşı
2003 - Mektup - Bursa'ya Ütopik Mektuplar - Saliha Malhun, Yeşil Kentin Papirüsleri
2004 - Makale - Tanpınar'ın Dünyasında Bursa :Taşlarda Gülen Rüya)- İsmet Emre, Tan'ın Pınar'a Eriştiği Şehir:Bursa
2005 - Hikaye - Geniş Zamanlı Hikayeler - İzzet Harun Akçay, Ceren
2006 - Araştırma -inceleme -Edebiyat ve Bursa - Ali Osman Dönmez, Tanpınar'ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa'da Zaman Şiirini Okuma Denemesi
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tanp%C4%B1nar_%C3%96d%C3%BClleri
Devamını okuyun...>>




