Beni Yokluk Isırdı!.."Gelsin beni yokluk akrebi soksun
Bir zehir ki hayat özü faniye "
N.F. Kısakürek
Sonbaharın sarı benzi evlerin pencerelerine loş bir perde gibi inmişti. İnsanlar, sarı yapraklarla birlikte kış odalarının sıcaklığında kendi ruhlarına sığınıp bir dahaki yaza kadar yeniden dirilmeyi özlemişlerdi belki de. Bu kadar sarı yapraklar, yağmur ve çamurdan sonra kış gelecekse gelsin artık diyorlardı.
Sude, bütün yaz sığındığı dağ evinden şehre bakarken böyle düşünmesine rağmen hemen cayıyordu bu düşüncesinden. Bütün o güzel yaz mevsiminin, gece yıldızlarla birlikte dağların zikrine, otların, böceklerin dostluğuna geri dönüyordu hafızası…
Sahi niçin geliyordu ki her sene bu sonsuz dağ ülkesine? Sanki… Sanki çok eski zamanlardan beri yaşamıştı buralarda… Şu gündüz mavi bir tülbent gibi başına bürünen gökyüzü ve altındaki yemyeşil seccadeden mescid kılınan yeryüzüyle sanki daha asırlar evvelinden bir tanışıklığı vardı…
Boşlukta bir balon gibi şişip duran şu sonsuz evren son söz söylenip de patlayıp sönene dek sürecekti bu tanışıklığı da kim bilir?
Bakışları şehrin uğultulu semalarında gezinirken dizlerinin üzerinde duran ajandasındaki kocaman boş beyaz kağıda gülümseyerek baktı. Henüz hiçbir kelime yazmamıştı… Kelimeler… Kelimeler söz yurdunun mübarek toprağıydı sanki… Kuvvetli bir özden beslenen o bereketli kelime toprağından ne kadar mânâ devşirecekti kim bilir…
Başını kaldırıp mavi bir tülbent gibi dalgalanan sonsuzluğa baktı… Dudakları susuzluktan çatlamış pınarlar gibi söz dileniyordu sonsuz kudretten. Her şeyin kaynağı oydu. Sözün ve sükûtun bile…
Çokça sükut eden bir kızdı Sude. Koyu sarı saçlarının üzerine doladığı örtü beyzi yüzünü garip bir safiyete sokuyordu.
Öfkesinin doruğa çıktığı zamanlarda bile asla çatık iki kaş ifadesini alamayan yüzüne en fazla derin bir keder otururdu. Şimdi sakin ve huzurluydu… Sözün ve sükûtun sahibinin mekânında sözler ışık gibi çarptıkça ruhuna, kendi kendine bakan bir ayna misali seyre dalıyordu bütün âlemi…
Zaten kelimeden, heceden, sözden, harften ve sesten önce sükût vardı âlemde… Derin, neftî bir sükût… Bayıltan bir kafirun kokusu gibi belki nefesi hissediliyordu ilkin… Sonra bu derin sükût zamana çarptığı anda başlamıştı kâinatın çarkıyla birlikte dönmeye… Ve söz çark etmişti âlemle birlikte “Hayy Allah” diye… Kâinatın kalbinde dönen bu çarka tempo tutmuştu çamur atom atom dönerek…
Çamur…
Bir damla siyah balçıktan başka neydi ki insan? İnsan toprak demekti.. Toprak bütün mânâların bağrından devşirildiği sonsuz ve mübarek bir varlıktı. İki damla su atmosferde çarpışınca rahmete dönüşüyordu. Su küle çeviriyordu harlı ateşi. Ama düşmandı ateş toprağa…
Bir avuç siyah balçık!
Kandan ve çamurdan yoğrularak atmaya başlayan bir yürek!.. İşte yüreği o günden beri atıyordu Sude’nin. Henüz siyah bir balçık içindeyken ruhu, 'kalû belâ'dan seslenen o sese şöyle karşılık vermişti; “Sen benim Rabbim’sin.”
Bunu düşününce iki damla gözyaşı aktı yanaklarından… Ezelde verdiği bu sözü tekrar hatırlamıştı ruhu...
Ansızın gözleri bomboş kaldı bebeklerinde. Hayat bir iğne deliğinden geçer gibi sanki gözlerinden ruhuna dolmuştu. İlham böyle bir şeydi işte… Boşlukta Cebrail’in gözbebeklerine takıldığı noktada bir nazar olarak gözlerinden ruhuna boşalıyordu kâinat… Öyle zamanlarda yazıyordu işte… Kendini toprağı eşelemeye çalışan bir gece varlığı gibi hissediyordu. Bu hâl üzerinden geçene kadar hummaya tutulmuş bir hasta halinde yazıyordu. Nazar, gözlerinden çekildiği anda başı defterin üzerine düşüyor ve o yaratık yavaş yavaş eski halini alıyordu…
Belki de yazmak bir sessiz çığlıktı sadece! Balçığın yerden dirilirken sonsuzu çınlatan sessiz çığlığı! Ağaçlar meyveye durdukça, ekinler bar verdikçe, sonsuza yol alan bir çığlık… Belki de bu çığlıkların ezeldeki yankısıydı şimdi gelip gözbebeklerinden ruhuna akan kelime ırmağı da…
Yine böyle bir cezbe halinde kaleminden dökülen ırmağı, nihayet bir hikâye göletine toplanmışlardı bile. Hikâye bitince kendini çimenlere sırt üstü bıraktı. Gözlerini kapayıp bir müddet dinlendi.
Şehre, hayatın içine dönmeye ve yazılarıyla var olmaya hazırdı artık. Gurubun kızıllığa durmasıyla ruhunu saran tatlı telaşın ürpertisini hissetti ruhunda… “Vakit yaklaştı…” diye mırıldandı…
Ajandasındaki hikâyesine göz gezdirdikten sonra son bir kez dana baktı şehrin kararan ufkuna… Artık bu münzevi hayattan ayrılmanın, şehrin kalbine akmanın zamanı gelmişti. Cici annenin aşağılardan gönderdiği ıslık, namaz vakti olduğunun bir habercisiydi. Bu ezan haberiyle birlikte derhal yerinden doğrulup toparlanarak kâinatın sahibinin önünde el bağlayıp huzura durdu. Huşu ile kıldığı namazın ardından ellerini açıp yaradanına yalvarışa geçti…
“Rabbim!..
Sen iyilerin ve kötülerin de Rabbisin…
Bana iyilik ver… Biliyorsun ki, bütün varlığımı sana adadım. Bugüne kadar senin rızan olmayan hiçbir şey yapmadım… Senin rızan için bütün dünya titrlerine ve dünya istikbaline hiç düşünmeden arkamı döndüm. Senin rızan dahilinde dünya eğitimimin kapısı yüzüme kapandı. Şimdi tek sermayem bu yüreğim ve yüreğimin ucunda atan bu kalemim…
Bütün varlığım senin Rabbim!...
Beni sen var ettin… Binlerce ışık huzmesinden yaratılan moleküllerim senin kudret elinde şekillendi. Kandan beslenen bedenimi dünya üzerinde bembeyaz bir sütle rızıklandırdın. Kainata savrulmuş milyarlarca yıldız tozundan oluşmuş varlığım belki de tekrar toprak olduğunda savrulacak dünya çöllerinde…
Bütün varlığımla huzurundayım Rabbim!
Şimdiye kadar bana verdiğin ve vermediğin her şeyle… Kaybettiklerim ve kazandıklarımla birlikte rızana kabul et bu fakireyi… Onu bir an sensiz bırakma. Kelime toprağında devşirilmeyi bekleyen bu kadar hikâyesiz yüz peşime düşmeden evvel bana, toprağın derinliklerinde olgunlaşmayı bekleyen bir tohumun sabrını ver!
Ben ki, çöllerde yağmur bekleyen garip bir bedevinin gözlerindeki o sonsuz bakış gibiyim… Ben yoklukta kendi yankısını arayan ezeli aşkın ezgisiyim belki de…
Bana inayet et Rabbim!..
Amin…




0 yorum:
Yorum Gönder