Deniz Yüzlüler ve Nun

"Kanadlar bite uçmağa

Yedi deryayı geçmeye

Eyü yavuzı seçmeğe

Hidayet eyleye Allah”

Hz. Üftade



Yağmur sokaklara bir dua gibi indi. Uludağ, ince ve ürpertili bir tül bulutunun arasından şehre mütereddit bakıyor; bir görülüp bir kayboluyordu.

Emir Han’ın üzerinde uçuşan sarı çınar yaprağı günlerdir düşmeye devam ediyordu zihninde Sude’nin. Düşmek ne garip bir şeydi.. Düşlerinde dahi düşüyordu.. Işıklı ve rengarenk bir şehrin üzerine gittikçe korkunç bir hıza ulaşarak düşüyordu.. Üzerindeki pijaması, saçları adeta kopacak gibi dalgalanıyordu.

Bu sabah kalemi eline aldığında, bembeyaz boşlukta kendine yer açmaya çalışırken hiç bu kadar zorlandığını hatırlamıyordu… Durup dururken düşüyordu elinden kalem.. Yazmakta olduğu hikayede bir tanışma sahnesi vardı. Tanışma sahneleri yazmaktan oldum olası nefret ederdi. Sanki elini uzatıp merhaba diyecek olan bizzat kendisiydi. Oysa yapamadıklarını yaşamak için yazmaya başlamamış mıydı?

“Kahvaltı hazır kızııım!..” diye seslendi annesi.

Sessiz sedasız masaya oturduğunda abisi elindeki kumandayı bir zafer elde etmiş gibi tıkladı ve:

“Hah! dedi.. Aradığım kanal nihayet düştü!..”

Ürpererek baktı ekrana.. Kontrolden çıkmış bir yolcu uçağı yolcuların çığlıkları arasında büyük bir hızla okyanusa çakılmak üzere düşüyordu. Bir an başı döndü.

“Ya abi ya! Kapat şunu! Zaten hastayım?!”diye mızmızlandı..

Onu ağlatana kadar kızdırmaktan zevk alan abi için bu iyi bir fırsat sayılabilirdi. Ancak annesi bu fırsatı ona vermedi.

“Uğraşma çocukla!”

Masaya ekmek sepetini koyarken alnına elini koyarak ateşini kontrol etti.

“İyi.. Ateşin düşmüş biraz.. Kahvaltıdan sonra ilaçlarını almayı ihmal etme!..”

Abisinin şakalarına alttan alttan kızgın bakışlarla karşılık vererek sessiz sedasız bir iki çatal salladı. Masadan kalkarken elinden düşen peçeteye baktı. O an sanki arzın merkezine doğru büyük bir boşluk açılmış peçete derinliklere doğru düşmeye başlamıştı. Eğilip almaya kalksa mesafelerce aşağıya düşeceğini, ta dibe vuracağını hissetti ve vazgeçti.. Müsaade isteyerek odasına çekildi.

Gerçi canı dışarıda dolaşmak istiyordu ama daha pencereden bakar bakmaz üşüdüğünü hissetti. Hava yağışlı ve soğuktu. Bir yere gitmek istediğinde masanın başına geçip bir yol hikayesi yazardı. Hikaye kahramanları kendilerini hep bir yerlere gidiyor zannederlerdi. Yazdıkça anlıyordu ki yollar gide gide tükenmiyordu. Tıpkı insanların hırsları gibi. İnsanlar hep çoğunu isterlerken elindekileri tükettiklerinin farkında değillerdi. Oysa daha ötesi yoktu ki!.. Azalmaktan öteye bir yaşam biçimi yok ki! Hikaye ve romanlarda daha çok aşk, daha çok yalnızlık demekti. Ve ne kadar çok terk ederse insan o kadar çok çoğalıyordu..

Terk etmek!.. Üftade Dergahında gördüğü düşten beri hep bunu düşünüyordu! “Hüdayi Dede’ne dediğimizi sana da deriz demişti Üftade Hazretleri.. Bu kapı yokluk kapısı!. Varlığını bırak da gel.. “ooffff” diye içini çekip mırıldandı. “Ama benim neyim var ki.?.” Sonra birden kalem elinden “düştü”! Rüyasının devamını hatırlamıştı..

“Ateşe “düşen” demiri ellerinle tutabilir misin? Yan ki yangınınla büyüyesin.. Seversen bizimle büyüyeceksin.. Ama hep büyüyeceksin.. Yanmak sırdır evladım.. Bu sırra ulaşmaksa ömre bedeldir..”

“Her ne olursa olsun dede, ömre bedel olan nedir bilmeliyim.. Bu bedel karşılığında beynimin çengeline asılacak sırlar nedir bilmeliyim.”

“Ama hayatına mal olacak senin evladım!”

“Hiç olmamış gibi mi olacağım dede?”

“Hiç olmamışçasına yok olacaksın! Külün bile kalmayacak!

“Ne güzel dede.. Bedelini hayatımla ödeyeceğim ama karşılığında ömre bedel bir sır olacağım hazırım buna.. Hazırım dede.. En azından kaybedecek bir hayatım var benim…”

“Kaybedecek bir hayatım var benim! Kaybedecek hayatım..”

Defterin üzerine “düşen” kalemi tekrar eline aldığında yazmaktan sıkıldığını fark etti. Çünkü dürüst olmayan ve samimiyetten uzak bir şeyler bulaşmıştı sanki hikayesine. Nasıl olduğunu anlamıyordu ama düzeltmek için tekrar başa döndüğünde evvelkinden daha farklı bir yazı buluyordu. Sanki o yazdıktan sonra başka biri geliyor ve kelimelerin ruhunu emip gidiyordu. Hangi kelimeyle kaldırsa büyük bir boşlukla karşılaşıyordu.

Oysa yazdığı hikayenin basit bir kurgusu vardı. Hikaye kahramanı feribotla yolculuk ederken yanına yaşlıca ama bilge bir ihtiyar adam oturacaktı. Kahramanının canı konuşmak istemediği halde yaşlı adam onunla sohbet etmek ister bir edayla:

“Rahatsız mısınız kızım?” diye sorması gerekiyordu. Kahraman da:

“Hayır!.. Canım sıkılıyor amca!..” diyecekti. Aslında hep susmak geliyordu kahramanın içinden.. Karanlık bir sessizliğe gömülüp görüntüsüz kalana dek susmak!..

Bu durumda bilge ihtiyar sadece şunu söyleyip susacaktı..

“Sıkmayın o tatlı canınızı kızım!. Hayat can sıkmaya değmeyecek kadar kısa ve fakat çok güzel..”

İşte böylesine basit bir kurguydu yazmakta olduğu. Ancak böyle olmamıştı! Bilge ihtiyar şöyle söylemişti:

“Arada canını sıkmak iyidir kızım.. Ruhunuzdaki rutubeti kurutur bu ne de olsa…”

Sonra daha da garip şeyler olmaya başlamıştı. Hikayeyi farklı şekillerde yazmayı deniyordu. Ama her defasında aynı şey! Ne zaman ki o ihtiyar hikayede beliriyorsa her şey tersine gidiyordu..

Hikayeleri yazarken bir çok kahraman ve tip kullanır yazarlar. Hikayede var olan kişiler gerçekte yaşamayan kişilerdir. Onlarda birer insandır ama gerçekte yokturlar. Ve hiçbir zaman da olmamışlardır. Birkaç ayrıntı, karaktere ilişkin bir iki gözlem okurun zihninde tamamlanacaktı.

Kimi zaman da tipler bir figüran olarak girerler hikayeye. Vazifelerini yapar ve giderler. Onların hikayesi değildir çünkü. Bu yolcu ihtiyarda böyle bir figürandı işte. Gerçi hikayeden vazgeçmesine vazgeçmişti. Lakin şimdi fark ediyordu ki her şeyin tadını kaçıran duraklamasına neden olan o ihtiyardan başkası değildi. Bir virüs gibi bulaşmıştı güzelim hikayesine! Her ne kadar silmek istese de gölgesi hikayeden kaybolmuyordu. “Çattık bu adama da! diye de sinirleniyordu içten içe..“Yazmak sırdır evladım!” demişti Üftade Hazretleri oysa… Lakin daha hikayeye bulaşan bir virüsü bile hikayeden çıkaramaya acizdi..

Yazmayı bırakıp da dinlendiği zamanlarda ise hikayenin devamını yaşar yazarlar.. Sude’nin zihni de devamlı hikayenin geçtiği mekanda dolaşıyordu. İhtiyar figüran olmaksızın kurgulamak üzere düşüncelere daldığında dahi hayaletinin hep bir yerlerden çıkacağı endişesini taşıyordu.

Artık ne yapacağını bilemiyordu Sude! Yoksa, farkında olmadan öyle kelimeler seçmişti ki, hiç olmayan bir hadiseden bahsederken kurguladığı figüran belki de bir gemi yolculuğunda yanına gelip oturacaktı. Gerçek dünyadan çılgıncasına çıkıp hikayesinin içine “düşen” bu adamla gerçek hayatta karşılaşmaya hiç hevesi ve niyeti yoktu.

Evet!.. Resmen hikayesinin içine “düşmüştü”... “Düşmek”!..Ne kadar da garip bir kelime! Neydi düşmek?.. Son zamanlarda iyice takmıştı bu kelimeye.. Bu kelimeyle birlikte korkunç bir düşüş başlamıştı hayatında. Her şey “düşüyordu!” Hisse senetleri, tahviller, bonolar.. Bombalar aralıksız mazlum halkların tepesine “düşüyordu.” Kentler bir bir düşüyordu! Sonbaharla birlikte yapraklar düşüyordu.. Kardeşler arasına ayrılık düşüyordu.. Çocuklar düşe kalka büyüyorlardı. İnsanlar bazen gözden düşüyorlardı. Gözden ırak düşenler, gönülden de ırak düşüyordu. Evet.. Eşyanın bir hafızası vardı şüphesiz.. Yeri gelince zamana ve mekana bir vakıa olarak düşüyorlardı.. Ancak düşmek bambaşka bir şeydi.. Eşyanın hafızasından da ötede iradesiydi galiba..

“Offf..” Önemli olan sormaksa eğer birbiri ardına bir çok soru sorduktan sonra, tam şu anda, neden içindeki boşluğun daha da büyümüş olduğunu fark ediyordu ki? Sorular sadece içindeki boşluğu büyütüyordu.



…….

Evet.. Emir Han’ın kızıl boşluğuna düşen çınar yaprağıyla birlikte hayatında da bir şeyler düşmeye devam ediyordu. Son zamanlarda payına düşen sevinçleri bile gerektiği gibi değerlendiremez olmuştu. İnsanlar hakkında da içine olmadık şüpheler düşmeye başlamıştı. Ne zaman bir edebiyat ve sohbet ortamında bulunsa oradaki ediplerin sözlerine ve simalarına garip bir hal düşüyordu.. daha evvelden hiç tanımadığı ve haklarında menfi hiçbir şey düşünmediği halde bu adamların bazılarını televizyonda izlerken bir tuhaf oluyordu.. Bir kirlilik.. Teperinden tırnaklarına.. paçalarından akan bir –neyse tasvirini bir türlü yapamıyordu- bir hal hissediyordu.. Ne halse midesini bulandırıyor onu soğutuyordu.. Ancak bunun sebebini bir türlü anlayamıyordu..

Her defasında “hükmedemez hükümetlerin” ülkeyi idare ettiği bir ülkede zaman zaman hükümetlerin düştüğü de oluyordu.. Şimdi ise bir vebalı eldir ki dolaşıyordu ülkesindeki din adamları ve aydınlarının üzerinde. Bir vebalı el ki, ne zaman kimin yüzünde dolaştığı hiç belli olmuyordu habis parmakların.. Bulunduğu her ortamdan kaçıyor ve soluğu Üftade Dergahında alıyordu. Onun da kendisini kabul etmesinin bir şartı vardı. Varlığa bırakması..

Artık her şeyi bırakmak istiyordu. Hatta yazar olmak bile istemiyordu. Şimdiye kadar yazıp çizdiği neyi var, neyi yoksa hepsini evde yalnız kaldığı bir gün topladı ve sobaya atıp bir güzel ısındı.

Eşyadan sonra sıra insanlara gelmişti. Uzun zamandır kalem güzeli hocasıyla da anlaşamaz olmuştu. Her ne kadar kalem güzeli onun bu hırçınlaşmalarına, baş kaldırılanına olgunlukla yaklaşsa da bu kadar aykırı bir çocukla baş etmek pek de kolay iş değildi doğrusu. Ama her zaman yeniliyordu kalem güzeli hocasının karşısında da!. En amansız fikir müzakerelerinin sabahında füzesini tam atmaya hazırlanırken, önüne konulan bir bardak sütle yeniliyordu.. İçindeki cephanelik patlamak üzereyken karşı mevzi de rakibini hiç de küçümsemediği anlaşılan ciddi bir muharebe komutanı edasıyla hücumu karşılayan kalem güzelinin, muharebe bittikten sonra tam “kazandım” havalarına girecekken alnındaki ateşi kontrol etmesiyle bütün kaleleri “düşüyordu!” Ve her defasında ne kadar da her şeyi bilmiyordu.. Ve ne kadar da üzgündü haline..

Ama bu defa yenilmeye hiç niyeti yoktu. Terk edecekti kalemi, kalem güzelini ve mezarları gökyüzünde olan o şehri de.. Bir daha gitmeyecekti.. Tanımsız ve anlamsız rüyaların arka bahçelerinde dolaşmaktan yorulmuştu artık..



….



Ertesi sabah erkenden kalkıp Üftade Dergahına gitti. Sessizce bir köşede oturdu.. içeride ziyaretçiler dolaşıyor, bekçi kadın onlara dergah hakkında bilgi veriyordu.. ziyaretçilerden biri soruyor:”

Üftade ne demek?”

“Mertebeden düştün demek..”

“Bu ne anlama geliyor ki?”

“Bakın anlatayım size.. Aslında Üftade alçak gönüllü mazlum ve aşık kişi demektir.. Bir gün Üftade Hazretleri…”

Kulakları uğulduyordu Sude’nin.. Düşmek.. Mertebeden düşmek.. Yine düşmeye başlamıştı.. Ama ne olursa olsun kalemi ve sevdiklerini terk ettiğinde tıpkı Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri gibi kendisini de dergaha kabul edecekti… Nihayet içine biraz huzur gelmişti… Artık Hüdayi Hazretlerini ziyarete gitmeli ve ruhuna manevi bir işaret aramalıydı..

Eve vardığında annesine kalem güzeli hocasını ziyaret gitmek istediğini söyledi.. Odasındaki son yazı kırıntılarını ve bilgisaydaki tüm kayıtları da sildi. Çalışma masanın kitaplık rafında dizili ödüllerine baktı.. Çoğu ilkokul, lise ve üniversite dönemine aitti.. Hepsi masum ve temizdi.. Ancak içlerinden bir tanesi, en son aldığı büyük edebiyat ödüllerinden biri olan fena halde canını sıkıyordu.. Onu, ait olduğu yere, Marmara’nin en dibine gönderecekti!..

Yola çıktığında içinde bir şeylerin arındığını hissediyordu.. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini ziyaret ettikten sonra tüm ıstırabı da bitecekti.. Çünkü bu yolculuğun sonunda her şeyi “terk etmiş” olacaktı. İstanbul’u da.. Belki de kollarını açıp şöyle haykıracaktı:

“ Artık seni sevmiyorum!.. Çek git gönlümden ve ruhumdan!.. Artık bana yar olma!. Bir daha bana yol olma!.. Kimsesizliği ve tüm uzak ihtimalleri sen de yaşadım çünkü! İşte ne varsa sen de benden kalan onları da geri alıyorum!.. Caddelerine, hisarlarına, bulvarlarına, vapurlarına sinmiş gülüşlerimi ve hıçkırıklarımı!.. Onları da senden alıyorum!.. “

Evet, bunları pekala yapabilirdi. Başını otobüs camına dayadığında biraz sakinleşmişti. Gözlerini yumup kendini otobüste çalan güzel müzik parçasına vermişti.. Arada muavinin anonslarını duyuyordu..

“Ninova’da inecek yolcumuz kalmasın!..”

Arka koltuğa Ninova’dan binmiş iki yeni yolcu oturdu galiba… Kendi aralarında konuşuyorlar..

“Yunus (a.s)ın duası olmasaydı nice olurdu halimiz Fermeka kardeş..

“Haklısın Pafnüs.. Ninovalılar diğer helak olan kavimlerden en şanslısı.. Kalde’den gelen dostlarımız bizi Eyüp Sultan da bekleyecekler.. Sonra beraber Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini ziyaret ederiz..”

“İnşallah kardeşim..”

“N’oluyo ya!.. Bunlar neden söz ediyorlar böyle!.. “ diyerek arka koltuğa dönmek istedi.. İrkilerek kendine geldi.. Yine o tuhaf düşlerden birini görmüştü.. Korkuyla arka koltuğu kontrol etti. Hala boştu.. Ninova’dan falan kimse binmemişti otobüse! Ninova’ymış!.. Hıh!.. Orası da neresiymiş!..

Otobüs nihayet feribota binmişti.. Yolculuk boyunca birkaç gazete gözden geçirdi.. Sıkılınca uyumayı denedi.. Ancak ne zaman biraz dalacak gibi olsa hemen garip görüntüler üşüşüyordu zihnine.. Bu defa da en son hikayesine bulaşan virüsün hayaletiyle irkildi.. Bu yolculuğun sonunda onun varlığı yada yokluğuyla da yüzleşecekti..

Nihayet otobüs Harem’e ulaşmıştı. Bir minibüse atlayarak Üsküdar’a geçti.. İstanbul yine çok muhteşemdi.. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini ziyaret ettikten sonra bir süre türbenin bahçesindeki yavru kedileri sevdi.. Ne kadar huzurlu bir yerdi.. Doğrusu kendini pek de yabancı hissetmiyordu. Hatta Üftade Hazretlerinin dergahıydı sanki burası.. Bütün gün orada vakit geçirdi.. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra kendini daha bir dinç hissetti. Sanki yeni bir kan gelmişti damarlarına.. Hatta bir ara acıktığında en çok sevdiği bir şeyi yapmayı da ihmal etmedi. Ekmek arası bir şeyler alıp geldi ve onları kedilerle paylaşa paylaşa afiyetle yedi..

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin ruhaniyyetinin huzurunda dua ederken Allah’a şöyle yalvarıyordu:

“Rabbim burada yatan sevgili kulun yüzü suyu hürmetine bana doğru yolu göster.. Ben iyi bir kul olamadığımı biliyorum ama seni seviyorum Rabbim!.. Bana sevdiklerinin ayaklarının altının tozu olmayı nasip eyle Allah’ım.. Evliyanın ayak altının tozu olayım yeter Rabbim!.. Bu yolda varlığımı da, yokluğumu da terk etmeye hazırım!..”

Dua ederken zaman zaman hıçkırıklara boğuluyordu.. Ağlıyor, ağlıyordu.. İçinde boşalmak bilmeyen bir okyanus vardı sanki.. Akşam üstü telefonda annesinden aldığı “döneceksen vakitlice dön, kalacaksan hocana selam söyle!” ikazından sonra kendini toparlayıp yola koyuldu.. Pek tabii ki dönecekti.. Vakitte bir hayli ilerlemişti aslında.. Ama Allah’a söz vermişti ve terk edecekti.. Her şeyi ve herkesi terk edecekti..

İstanbul’dan dönerken geminin güvertesinden karanlık sulara bakarak düşünüyordu. Ta uzaklarda sönük ışıklarıyla İstanbul hala göz kırpıyordu. Her şey dalgındı.. Her şey uyuyordu.. Gemi denizin üzerinde sessizce kaymaya devam ediyordu. Birden kendini kimse hissetmeden bu hissizliğin içinde karanlık sulara bırakmayı düşündü.. Aklına bu düşer düşmez çantasında gün boyu taşıdığı ağırlığı hatırladı.. Artık ondan kurtulmanın vakti gelmişti.. Kimsenin olmadığı daha tenha bir köşeye gidip çantasından ödülünü çıkardı.. Bir süre karanlık suları izledi.. Ödül.. Kim gerçekten hak etmiş ki?.. Gerçi hak eden çok değerli eserler olduğu gibi, edebiyata saygısı olmayan ve fakat jüri olma makamına ermiş ama “edebiyatta erememiş” bir takım küçük ruhlu adamların ellerinde dağıttıkları sahte ruh mükafatları da az değildi! Emir Han’ın kızıl boşluğuna düşen çınar yaprağı tekrar devreye girmişti zihninde.. Sararmış çınar yaprağıyla birlikte elindeki ödülde Marmara’nın karanlık sularına düşmüştü..

Birdenbire ürkmüştü ve soğukta titriyordu. Birden aklına duası geldi. Küçükken dedesi öğretmişti bu duayı ona: “La ilahe illa ente süphaneke inni küntü minezzalimin.” Yüreği sıkıldığı zaman bu duayı mütemadi tekrarlar ve rahatlardı. Yunus (a.s)’ın balığın karnında iken yaptığı istiğfardı okuduğu.. Bu dua sanki geminin üzerinde acayip bir lamba olmuş, ay muammalı çehresiyle bir vakıaya yeniden şahit oluyordu! Yunus Peygamber bu gemi de denize atılıyordu! Hadise bütün dehşetiyle gözlerinin önünde cereyan ediyordu. Esrarlı ve korkunç olayın kurbanı bu kez Yunus A.S değil de kendisiymiş gibi hissediyordu. Denize bıraktığı ödülü değil de kendi bedeniydi sanki!. Ellerini başının arasına alıp dehşetle siyah sulara baktı :

“Allah’ım ne müthiş bir imtihan! Ya!.. Ya bir balık beni yutmazsa!..” diye korku ve dehşetle yutkundu.

Kendini artık uçamayacak, hasta gözlerini dünyaya açamayacak kadar yaralı bir kuşa benzetti. Keşke yola çıkmasaydı ve hocasının yanında kalsaydı. Üşüyordu ve titriyordu! Başı da fena halde zonkluyordu! Kendini hiç bu kadar güçsüz ve korunmasız hissetmemişti. Ta uzakta sönük ışıklarıyla uyuyan İstanbul’a baktı. Ağlamanın daha şimdiden özlemenin bir anlamı yoktu. Eliyle gözlerini silerken “Allah’ım tövbe!.. Neler düşünüyorum.. Beni affet!.. Ben bir tek sana güveniyor ve sığınıyorum!..”diye dua etti.

Gemi suların üstünde sessizce kaymaya devam ediyordu. Sude başını geminin direğine dayamış, hıçkırıklarından, yorgunluktan sonra uyumak isteyen bir çocuk gibi dalgın gözlerini yarı açmış karanlık sulara bakmaya devam ediyordu..

Birden denizde baktıkça bir takım simalar belirdiğini fark etti. Allah Allah.. Bir göz yanılsaması mıydı yoksa. Fakat hayır!. Hatta yanında bir tane daha .. bir tane daha.. Aman Allah’ım ne kadar çoklar.. Duyduğu sesle irkildi. Billur gibi bir ses sordu:

“Merhaba Sude nasılsın?”

“Süphanallah… Siz de kimsiniz? Nesiniz böyle?”

“Biz “deniz yüzlüleriz” dedi billur ses.. Her gidiş ve dönüşte seninle geliyoruz.. Baktığın her noktadan sana bakıyoruz.. Ama sen hiç fark etmiyordun bizi. Nasip bugüneymiş.. Çok dalgın ve üzgünsün.. Hem.. Neden attık ödülünü denize?..”

Omuzlarını silkti..

“Ne bileyim!. Attım işte!..”

“Peki gelmez misin bizimle denize?

“Benim orada kimsem yok ki? Ne yapacaksınız beni? Hem ben suda yaşayamam ki! Boğulurum bu denizde!..”

“Korkma Sude! Sen dualı değil misin? Bu sabah ziyaret ettiğin türbenin önündeki levhayı okumadın mı?

“Okudum… Hüdayi hazretlerinin duası yazılıydı..”

“O dua “bizi sevenler denizde boğulmasın” demiyor muydu?”

“Evet…”

“ O halde teslim olmak için niye tereddüt ediyorsun? Bu yolda teslimiyet şart.. Hadi.. Korkma!.. Atla!..”

Tüm cesaretini toplayarak attı kendini denize! Balıklar onu kokluyordu. Derinlere daldıkça sesler geliyordu.. Karşısında aydınlık dolu bir yol uzanıyordu. Bir ordu geçiyordu sanki balık sürüleri, ahtapotlar ve deniz analarının arasından… Büyük bir mabede doğru nehir gibi uzun bir kafile uzanıyordu. İçlerinden iki gölge oynadı ve gülüşerek yanına geldiler. Elinden tutarak mabedin içine kadar götürdüler. Mabedin kapısını daha görür görmez hatırladı. Bu sabah ziyaret ettiği Hüdayi Kapısı’ydı bu.. Üzerinde deniz yıldızlarından kocaman bir “NUN” harfi yazılıydı.

Sude gözlerine inanamıyordu. Denizlerin fersahlarca altındaydı ve daha evvel varlıklarından haberdar olmadığı “deniz yüzlülerle” konuşuyordu. Mabedin içinde ibadet eden nurlu simalar dikkatini çekti.. Belki de Rabbim Sude’yi onlara dost kılarak gönlünü ferahlatıyordu. İçinde çelişkilerle örülü bir sır taşıyordu hala.. Bir bıçak alıp ruhunu deşmek, derinliklerinde yürümek istiyordu.. Deniz yüzlülere:

“Bunlar da kim?” diye sordu..

“Bunlar deniz de boğulmayanlar dedi, billur ses.. Kırık kalplerindeki dertleri insanlardan saklayanlar, insanlardan uzanan bütün ellere, bütün dünya mükafatlarına ve nimetlerine ebedi bir tahammülle sırtlarını dönenler, tüm ıstırapları ve sıkıntıları içlerine sindiren sevgili kulların bu denizin dibinde gizli bir mabetleri vardır. “NUN” kapısıdır burası.. Yunus Peygamberi yutan mübarek balığın kabridir aynı zamanda.. Temiz olanları, arınmışları yutar kurtarırız burada ve bu gizli mabet onlarındır ta kıyamete kadar.. “



Kendisini omzundan hafifçe sarsan bir elle uyandı.. Ürpertili gözlerle başını kaldırıp baktı. Yaşlı ve top sakallı bir ihtiyar ona gülümsüyordu:

“Hayrola evladım, rahatsız mısınız? Bu soğukta güverte de durulur mu böyle?”

“Hayır amca, biraz canım sıkılıyor sadece, ondan buraya çıktım..”

“Arada canını sıkmak iyidir evladım, ruhunun rutubetini atarsın!”

Midesinin kabarmasıyla güvertenin kenarına koşması bir oldu.. Bir müddet kustuktan sonra ihtiyar paltosunu çıkararak omuzlarına attı ve “hadi evladım içeri geçelim artık “dedi.

Hikayesindeki virüsle karşılaştığına inanamıyordu! Ancak şimdi buna memnundu. Çünkü hayalet değil bir Hızır gibi yetişmişti imdadına…

Yol boyunca ihtiyarı dinlerken bir taraftan da yaşadıklarının manasını düşünüyordu.. Ve şimdi şından kesinlikle emindi ki “Kalem Mesuliyeti” taşımak büyük bir imtihan denizinin ortasına atlamakmış meğer..

Başından geçen macerayı anlattığı yaşlı adam ona şöyle dedi:

“Bu yol ödül, alkış, sitayiş yolu değil dava uğruna zindanlara atılmak, paraya yenilmemek ve sadece hak rızası için yaşamak ve yazmak yoludur.. Bu yol Hüdayi Yolu, bu yol Üftade Kapısıdır.. Bu şuura vardığına göre sen artık o kapının malısın güzel kızım.. O kapının malısın..”

Peki bütün bunlara rağmen Kalem Mesulü kız artık “ölmeden evvel ölün sırrına” erebilecek miydi? “Merhum” olacak mıydı?

0 yorum:

Loading...