Dergâhın Sopaları

Sonbahar yağmurlarla gelmişti. Boşlukta canlı ve dalgın bir varlık gibi duran Ulu cami minarelerinden yükselen ikindi ezanıyla şehrin ıstırapla kabaran göğsünü göklere yükseltiyordu. Türbelerde yatan ruhlar, bu çağrıya icabet etmek üzere servilerin altından kanatlanmış, boşlukta pembe bir varlık gibi titriyorlardı.

“Bursa’da Zaman” ikindi ezanıyla birlikte donar, feza denizinden maddesi su olmayan bir akıntı geçer. O vakte kadar insanların ve taşıtların gürültüsünden, duvarların içine, ağaçlara, mezar taşlarına saklanmış ruhlar beklenmedik yerlerinden adeta çatırdayarak çıkarlar ve Bursa semalarını doldurarak görünmez kanatlarıyla insanların burnunun dibinden geçip Ulu Cami’ye süzülürler..

Ulu cami’nin “Hızır Kapısına” yakın penceresinde oturmuştu Eslem Sude. Bütün gün planlar yapmış, planlar bozmuştu.. Ne vardı o sopalarda Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini kurtaran? İçinde boğulduğu durum neyse ondan kurtulmak için ciğer satmaya hazırdı. Evet, bütün sır sopalardaydı. Onları mutlaka almalıydı dergahtan.. Gizlice.. Kimse duymadan…

Artık vakti geldi diyerek yerinden doğruldu.. Camiden ayrılırken son bir kez daha dönüp baktı şadırvana.. Şadırvandaki suyun musikisi ruhuna ne kadar da iyi gelmişti.. Önce Cumhuriyet Caddesine inerek kasaptan ciğer satın aldı.. Tophaneye doğru tırmanırken akşam ezanları da okunuyordu. Cep telefonunu çıkararak annesini aradı ve ders çalışmak üzere arkadaşında kalacağını haber verdi.. Kafasında evvelden hazırladığı planı bir kez daha gözden geçirdi. Bütün iş bekçi kadını atlatmaktaydı. Bunun için de dergâhın dolaplarından birine saklanacaktı. El ayak iyice çekildikten sonra da dolaptan sopaları alıp kaçacaktı..

Planı hiçbir engele takılmadan tıkır tıkır işliyordu. Nihayet yatsıdan sonra dergâhtan el-ayak kesilmiş, bekçi kadın da evine gitmişti.

Saklandığı dolaptan çıkarak munis adımlarla mukaddes eşyaların bulunduğu odanın kapısına kadar geldi. Gıcırdayarak açtığı kapının eşiğinde durarak odanın hazin ve sevimli halini seyretti bir süre.. Bir koku.. Eşyadan gelmeyen, hiçbir varlığı ifade etmeyen esrarlı bir koku…

Olduğu yerde donmuş kalmıştı.. Dergahın mütebbessim ve uhrevi yüzlerini saklayan ulularıyla göz göze gelmekten korkuyordu.. İçeri de her şey sessizdi.. Üftade Hazretleri’nin kullandığı bütün eşyalar dalgın ibadetleri içinde idi. Tam karşısındaki camlı dolabın içinde Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin ciğer sopaları ona bakıyorlardı. O ise bu mukaddes hududa ayak basmaktan korkan bir günahkâr gibi bekliyordu. Bütün eşyalar vecd içinde ürperip soluyor, duvarlardaki mukaddes yazılar nurdan göz yaşları gibi elinde tuttuğu kandilin ışığında akıp duruyorlardı..

Bir an alt kattan tıkırtılar duyunca korkuyla kendini odaya attı. Üftade Hazretlerinin çile hanesi olan küçük bölmeye girerek perdeyi çekti. Beş on dakika öylece bekledi. Başka tıkırtı yoktu.. İki büklüm oturduğu çile hanedeki asırlık tozları burnuna çekti. Burada tatlı bir sükûn, ebedi istirahatlarını sezdiği müphem şeyler vardı. Sanki nurdan bir deniz içindeydi. Bu huzur.. etine ve derisine, hislerine ve dimağına kadar nüfuz eden bu sükun.. Titriyordu.. vahyini duyan bir Nebi gibi duyularının benliğinden sıyrıldığını hissediyordu…İçinden “Rabbim beni affet!..” diye ağlamaya başladı..

Tekrar cesaretini toplayarak çilehaneden çıktı. Bir süre camekân içinde kilitli duran sopalara baktı. Tekrar tıkırtılar duydu. Bu kez sesler “Kubbeli Oda’”dan geliyordu. Önceki ziyaretlerinde “Kubeli Oda’nın” hikâyesini bekçi kadından dinlemişti. Üftade Hazretleri sofileriyle zikir halkasında iken oturdukları yerden yükselirlermiş. Bu sebeple devrin padişahı Efendi Hazretlerinin yükseldiği yere bir kubbe yaptırmış..

Odanın eşiğine gelip kapıyı yavaşça araladı.. Kubbeli Oda’nın gizli ve mukaddes bir varlığın daima oturduğu hissedilen ortası aydınlıktı.. Ancak.. Sanki çok evvelden tanıdığı aziz bir ölünün varlığıyla karşı karşıya idi.. Bu, derin bir mezara gömülmüş mazinin çehresiydi. Korkuyordu.. Buradaki her şey canlı gibiydi sanki.. 750 yüzyıllık bir tarihin bütün hatıralarını uyandırmış gibi hissediyordu kendini. Bu olacak iş miydi? Dergah, mukaddes ve nurdan kapısının yıldızdan zincirlerini çözecek miydi önünde?..

Bütün bu vehimlerden kurtulmak için bir an önce sopaları alıp gitmek istiyordu. Mukaddes emanetlerin muhafaza edildiği cam dolabın önüne geldi. Sopaları alabilmek için camı kırması gerekiyordu. O sırada “çıt” diye bir ses duydu.. Kilit kendiliğinden açılıverdi. Şaşkınlıkla camekânı açıp içinden sopaları aldı soluk soluğa merdivenleri inerek kapıya koştu. Kilitliydi. Tekrar üst kattaki pencerelere koştu. Pencereler de açılmıyordu. Tıkırtılar duydu. Cesaretini toplayarak Kubbeli Oda’ya yaklaştı. Yavaşça kapıyı açtı.

Odanın tam ortasında sarıklı bir ihtiyar diz çökmüş, gözlerini beyaz, güzel kesilmiş, uzun sakalının üstüne, yere indirmişti. Bu yüz, bu mazinin en güzel yüzlerinden birine aitti. Çehresinde mutmain ve mütevazı bir gururun süruru okunuyordu. Gizli âleme çevrilmiş gözleri kapalıydı. Bakmıyor ve kımıldamıyordu. Fakat kızı görüyor, kızı biliyor, varlığının farkında idi…

“Niçin geldin evladım?.. Aradığın nedir?.. Sükûtsa işte sükût… Yalnızlıksa işte yalnızlık.. Sen ki ne istediğini, ne beklediğini bilmeden yaşıyorsun.. Fakat bekliyorsun, fakat istiyorsun.. Aradığın, istediğin ne? O sopalar mı? O sopalar bu çağda bir işe yaramaz.. Hadi, götür koy onları yerine evladım..”

Elsem Sude bir an durakladı.. İlk anda duyduğu korku biraz hafiflemişti.

“Ama… dedi. Ben bu sopalarla ciğer satmak istiyorum. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin ulaştığı sırra ulaşmak istiyorum.. Hem zaten kimse anlamıyor beni.. Her gün kuyuya taş atmaktan yoruldum dede.. Lütfen müsaade edin bu sopaları almaya.. Hem.. bakın ciğerlerimde yanımda. Asalım şu sopalara..”

Üfdede Hazretleri başını ağır ağır doğrultarak Sude’ye baktı.

“Kuyuya taş atacağına, kuyuya atılan Yusuf ol.. Hem ciğer satmakla bu çağda kimse deli demez sana.. Kedilerden başka aldıran da olmaz.. Keramet sopalarda değil, o sopalara asılanlarda..”

“Yani ciğerlerde mi keramet?”

Pür dikkatle Üftade Hazretlerinin ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu… Kısa bir sessizlikten sonra Üftade Hz.leri şöyle sordu:

“Sen muharrire değil misin? Bir muharrire bu devirde neyi asmalı bu sopalara? Sen kendin kimsin? Kendini biliyor musun evladım?

“Ama bana hiç “kendini bil” demediler ki dede. Hep “bil” dediler.. Sadece “bil” dediler.. Evet ben bir yazar adayıyım, yani muharrire.. Ama bu afife kelimeden bile yoksunum işte.. Günümüzde çoğu yazarlar yaldızlı övgüler peşinde.. İnsanlar onların eserlerini okuyup da ne anlıyorlar bilmem.. Hepsi de aynı teranelerde.. yazdıklarınız beni bambaşka alemlere ulaştırdı.. Beni uçurdunuz, Çok mütehassis oldum.. Güzel yüzlü, kadife sesli sayın yazar.. Hani bazen bahsettikleri bir fikir adamı mı, yoksa sahnelerin benli Ayten’i mi ayırt edemiyorum dede..”

Böyle saçma sapan şeyler.. Ama benim beynim acıyor dede.. Hani kalbine bir kurşun… bir kurşun nasıl ilerlerse insan etinde.. Bir mermi çekirdeği beynine saplanır da sağ koyar ya seni yine de.. İşte beynim de bunlar, öyle kurşunlar var dede.. Bütün bunlardan kurtulmanın yolunu buldum.. Bütün keramet ciğerlerde.. Hadi müsaade edin artık dede. Asalım artık şu sopalara.. Bak neredeyse sabah olacak.. Şu kapının çıngırağı bir çalarsa ben yandım dede…”

İyice tedirgin olmuştu Sude.. Heyecandan tir tir titriyordu. Üftade Hazretleri yerinden doğrularak köşedeki abdest ibriğine doğru gitti. İbriği ve köşede asılı duran havluyu omzuna attı. Sanki bu evde yaşamaya devam ediyordu.. Tuhaf.. Şaşkınlıkla kendisini izleyen Sude’ye baktı:

“Kapının çıngırağı vakitlice çalar evladım. Fakat sen rehbersiz bir toplumun ortasında zamansız bir zil gibi çalıp durma! Hak düşmanlarına çekilecek bir kalemi olana “sır” verilir. Sırrı olmayan yazamaz.. Sırrı da herkes alamaz.. Yazsa da benli Ayten’den öteye varamaz.. Aşık olana verilir sır.. Sen sırlarını gönlünde saklı tut… Aşk sınanmaz kızım, aşık sınanır.. Ateşe düşen demiri ellerinle tutabilir misin? Yan ki, yangınınla büyüyesin.. seversen bizimle büyüyeceksin.. Ama hep büyüyeceksin.. yanmak sırdır evladım.. Bu sırra ulaşmaksa ömre bedeldir.”

“Bedeli ağır o halde!..” dedi yutkunarak. Yüzündeki bütün kan çekilmişti.. Başını önüne eğip devam etti:

“ Her ne olursa olsun dede, ömre bedel olan nedir bilmeliyim.. Bu bedel karşılığında beynimin çengeline asılacak sırlar nedir bilmeliyim!..”

“Ama hayatına mal olacak evladım..”

“Hiç olmamış gibi mi olacağım dede?”

“Hiç olmamışçasına yok olacaksın.. Külün bile kalmayacak..”

“ Ne güzel dede.. Bedelini hayatımla ödeyeceğim ama karşılığında ömre bedel bir sır olacağım. Hazırım buna.. Hazırım dede.. En azından kaybedecek bir hayatım var benim…”

“O halde Hüdayi Dedene dediğimizi sana da deriz.. Bu kapı “yokluk” kapısıdır.. Varlığını bırak da gel…”

….

“Varlığım mı?.. Ama.. Nasıl dede?..

Dedeciğim…”

Sabah ezanlarıyla birlikte boş bir odanın köşesinde yer yastığında açtı gözlerini. Dışarıdaki yağmur ve duman camları örtüyordu. İçinde sonsuz bir huzur hissediyordu. Uzun zaman kalkmak istemedi. Demek hepsi bir rüya imiş.. Gözleri odanın tam ortasındaki kubbedeydi.. Sanki bir zikir ayininin arkasından giden bir kalabalık enkazın altında erimişti… Duvarda asılı duran havluya ve köşedeki ibriğe takıldı gözleri.. Yavaşça yerinden doğrulup ibrik ve havluya doğru gitti. Havluyu alıp kokladı.. Hala ıslaktı.. Öperek yerine astı ve odadan çıktı. Mukaddes eşyaların bulunduğu odaya geldi. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin sopaları camlı dolapta yerinde idi.. Merdivenleri yavaş yavaş indi.. Kapı açıktı.. Sessizce bahçeye çıktı.. Bekçi kadın eşi ile birlikte çalışıyorlardı.. Onu fark etmediler bile.. Bahçeden çıkıp ilerledi. Beş on adım atmıştı ki yüreğinde bir sıcaklık hissedip dönüp baktı geriye..Bir şey göremedi..

Oysa… Dergâhın pencerelerinden Üftade Hazretleri elinde yemyeşil bir tespihle gülümsüyordu ardından.. Acaba yokluk kapısından geçebilecek miydi Kalem mesulü kız? Üftade Dergâhına kabul edilebilecek miydi?



Devam edecek..

0 yorum:

Loading...