Anne! Yunus ne dediyse hep çıktı..
'Şeytanlar'semirdi kuvvetli oldu
Zayıf olsalar ne farkederdi?
Nasıl olsa onlar galip gelecekti
Bundan sonra Aşık Garip olunur mu ki?
Sen onu söyle Anne...
Bana şiir yazmayı merhum Kaya Bilgegil Hoca öğretmişti…
O vakit dokuz yaşında idim ve yazdığım ilk şiir idi… Onun bir üniversite hocası olduğunu dahi o zaman aklım kesmemişti. Yazdığım ilk şiir "Mavi Bulutlar" 23 Nisan Çocuk Bayramı'nda düzenlenen şiir yarışmasında birinci seçilmişti. Oturmuş şiirine kafiye uydurmaya çalışan bir çocuğun ruhuna onun anlayacağı bir lisanla serbest şiirin sırlarını acaba kaç eğitmen nakşedebilir ki şimdilerde? Ben onun gibi yumuşak ve latif bir insanı hayatım boyunca tanımamıştım. Yazık ki, ertesi sene onun ölümünü duymuştum büyüklerimden ve onun bir edebiyat profesörü olduğunu da lise yıllarında edebiyat dergilerinde görüp hatırlamıştım. Evet, beni Kaya Bilgegil Hoca daha anlattığı ilk derste şair yapmıştı, bir de on dört yaşında şiiriyle tanıştığım Necip Fazıl Kısakürek… Ruhumun "manzur-u nazar-ı kirâm-ı" ise meğer üstadımın piri Abdülhakim Arvasi Hazretleri (k.d.s) imiş... Bunu da kozmik rüzgârlarda savrulup, kıyma makinelerinden geçtikten sonra anladım…
Hüsrev Hatemi Hoca’m da benim için çocukluğumda aldığım o ilk hoca-talebe tedrisinin ruhuma aktığı acayip ve garip tecrübenin sanki şimdiki zamandaki sevgi ve yankısıdır. Benim onda bulduğum belki kimselerin anlamayacağı bir hâldir. Zaten bir arayış ve ertelenmişlik içinde geçen hayatında fiziken bağlanacak kaç şey bulabilir ki bir sanatkâr? Hâlbuki bu dünya inadına bize bir varlık adı koymak için direnir, adeta üstümüze üstümüze gelir! Ben şunu fark ettim ki, gerçek sanatkârlarda bir varlık cevheri var ve o cevher bir ad ve unvan almamak adına bu âlemle cebelleşiyor! Çünkü ortalığa dökülüp saçılmak varlık basamaklarına tırmanışta bir engeldir ve sanatkârı paldır-küldür merdivenlerden aşağı atar! O halde eser ortaya koymak, yazmak, ruhun aldığı mesafelerin bir tezahürü, ancak "yazar" ya da "şair" sıfatını almak ise, maddi bir kaba girip gönül vermekle ilgili bir keyfiyettir…
Hâtem’ül Mauharrirîn olan Hocamız dahi bana göre çocukluğumda ruhuma dercedilen sanatkâr terbiyesi uyarınca, hiç de öyle kendisine “şair” ya da “yazar” sıfatı koymak için eser verenlerden değildir. Onlarda algıladığım bu hedefsizlik bana şiirin şairin üstünde, eserin ise yazarın üstünde durması gerektiği fikrini aşılamıştır.
Benim inancıma göre şiir; velev bir kalem darbesiyle yazılmış olsa dahi, onu bin bir ruh hali içinde işleyecek bir ustaya ihtiyaç vardır. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki bu alçak gönüllülük bize gösteriyor ki, esasında yazılan her mısranın ebediyete meydan okumasına hiçbir mani yoktur. Kaldı ki, her sanatkâr eserini göze değecek her türlü çerçöple okuyucu önüne çıkmasından hicab etmeli değil midir?
İznik’te yaşlı bir çini ustasından öğrendiğim “sır” bana ‘Lâ Edri’ hikâyesini yazdırmıştı. Eserlerinde muhakkak surette eksik bir şey bırakan eski nakkâşların sorularımın arttığı bir dönemde karşıma çıkması, benim sanat adına ruhumdaki her şeyi yıkıp yeni baştan inşa etmemi gerektirmişti. Hatemi Hoca'mızın şiirlerini okuduğum Türk Edebiyatı Dergili lise yıllarımda anladığım şey şu idi; esasında şair pek çok konuda duymadığı mesuliyet duygusunu, ancak ve ancak “kelime” karşısında duyan insandır. Bırakınız Hatemi Hocâ’mızın şiirlerini tahlil etmeyi, onun en küçük bir haşiyesini dahi okurken "söz bu kadar mı güzel söylenir" diye düşünmekten kendimi alamamışımdır.
Bunun dahi üzerinde sonradan pek çok kere kara kara düşündüğüm günler olmuştu. Acaba sözü daha güzel söyleyebilecekken buna muvaffak olamamak, ondan cennet kokusunu ya da bir cehennem vaveylasını esirgemek… Bu, sanatkârın tövbesinin dahi kabul olunmayacağı bir mesuliyet değil midir? Kaldı ki, söz konusu şiir ise, dilin mutlak varlık kazandığı bir alanda kendimizi yetkin bulmamız gerekmez mi? Ve dahi Üstad Yahya Kemal Beyatlı gibi, eğer kelimelerimiz ebedileşme yolunda bir cehd taşımıyorlarsa, orada durup biraz düşünmemiz lazım gelir!.. Değil midir ki, şiir; dilin bütün ihtimal alanlarının silindiği tek tasarruf alanıdır. Şiirin ruhumuza aktığı mecra eğer levh-u mahfuz ise ki, -her Müslüman olduğunu söyleyen sanatkâr hat sanatı geleneğindeki bu düsturu kendisine ilke edinmesi gerekir- şu halde sözdeki mânâ dahi işte bu mutlak hakikat içinde olmalıdır.
Bunu Hatemi Hoca’mızın eserlerinde şöyle izah etmek mümkün; eğer bir şiiri başka türlü de söylemek mümkün ise onu şiir nevinden saymamıza lüzum yoktur. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki en büyük hususiyette bana göre sözün diğer bütün ihtimallerinin asla aklımıza gelmeyeceği bir enginlikte kendimizi bulmamızdır. Onun yazdığı her cümle ya da mısra okunurken dahi bütün bir edebiyatı içine alır. Geri kalan ne ise varlığa dahi ihtiyaç duymaz artık…
Çocukluğumda ruhuma dokunan Kaya Bilgegil Hocanın eli acaba benim için bir talihsizlik miydi bilmiyorum! Şimdi sanat camiasında ve bir kısım medyada bir çok heveskârın sağlam ruha dokunacak eserler vermek yerine, "şair" ya da "yazar" olmak hevesinde olmaları ne kadar acayibime gidiyor. Karabaş-ı Veli Tekkesine her gittiğim de kendime sorarım;”Buraya niçin geliyorsun? Sen ki sözün şiir ve yazı halakasına dahi dâhil olmayı becerememiş bir kelime dervişi iken nasıl arınacağını düşünürsün?" Hatemi Hocamızın eserlerini okuduğumda şunu ferketmiştim; onun gibi nadir sanatkârlarda şairlik, esasında zeka bakımından da bir yüksekliği, ruhça asaleti ve dahi saflık ve duruluğu da gerektirmektedir.
Edebiyat mahfillerinin iktidar ve çetelerin fikir planında pay-ü mal edildiği bir dönemde beni dehşete en çok düşüren şey, bugünün şairi için “kitapsızlığın” belki en ehven olanı. Çünkü bugünkü şair ve yazarları için kitap, şuurun değil ne yazık ki bir hevesin mahsulü! Bugün ölümün nevi dahi değişmiştir. Ölüm; sekerat halinden çıkarak başka şekillerde vuku bulmaktadır. Bunun gibi ölmekte olanın emareleriyle, dirilmekte olanı sezme kabiliyetinin elimizden gittiği bir devirde, kendi ruhumuzdaki ilhamları dahi keşfetmek, onlara sahip çıkmak noktasında gerçek sanatkâra büyük mesuliyet düşmektedir.
”Âşık Garip Coğrafyası’nda” varlık acısını iliklerine kadar duyan bir insanın ruhaniyetini bulursunuz. Bu öyle bir şey ki, Aşık Garib’in sözleri bir varlıktan çok kendi iç âlemine gömülmüş ruhunun bezm-i elestteki kendi sesini dinlemesidir. İlmi nispetinde büyük bir tevazu abidesi olan hocamızın taşıdığı edep ve nezakete cümle âlemin hayran kalmaması ise asla mümkün değildir. Kendisine büyük bir sevgi ve yakınlık besleyişimin sebebi, üstadım Necip Fazıl’ın bütün ruhumu sarsan bir cümlesi gibidir. “Mistik bir şiirdir…”
Hâtem’ül Muharrirîn Hocamız dahi böyle bir sanatkârdır ruhlar için…
Derin ve mistik…
O her daim ter ü taze ve bu dünya çöllerine iniş kadar eski yüzümüz ve tarihimiz, “tapu sicil muhafızımızdır” o bizim...
Biz dahi Hocamızın “Saygı Günü’nü” mahrum ve mahzun kutlar, en derin ve kalbî muhabbetlerimle güzel ellerinden öperim…
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




0 yorum:
Yorum Gönder