Kaf Şehrine Yürüyen Bilge

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

-Celip Bilgili'ye-

Bütün saatler zamansızlık enstitüsüne ayarlıdır Tanpınar diyarında. Ve bu zamansızlıkta sanatkârımız düşlenmemiş, kurgulanmamış zihin gemisiyle ütopyalar diyarına pupa yelken koyulur. Biz 'Sahnenin Dışındakiler’e' bir perde aralamıştır uğradığı düşsel kentlerin limanlarından. Rüya; melankolik bir ruhun deruni yakaza aynalarından bir projektör olup dört bir yanımızdan keskin ışıklarla savrulur. Kâh bir şimşek olup içimizdeki şehrin butün ağaçlarını ve dağlarını yıkıp savurur, kâh özenle seçilmiş bir parça dal ve gök parçası önümüze sunulur. Ama hiçbir zaman yeterince hak ettiğimizi hissetmeyiz bunları çünkü ne 'içindeyizdir zamanın ne de büsbütün dışında...'
Biz 'Sahnenin Dışındakiler'i' ölüm korkusuna benzer bir telaştır alır. Hiçbir şeyimiz olmayan o her şeyimiz parçalanır ve 'yekpare bir anın parçalanmaz akışında' kaybolur. Bütün dünyamız yaşamın yalnızlığındaki gölgelere bürünür. Bu yüzden Suat’ın bahtına intihar yazılır. Bize ironik bir sual sormuştur aslında Suat ve cevabımızı beklemeden de kaybolmuştur. Yalnızca bir ses kalmıştır ondan içimizde:
“Devam et… Zaman da, mekânda ve rüyalarda kendini aramaya devam et...
Bulacaksın..."

Hayatımız sıkı ilmeklerle örülmüş bir antik kilimdir bezm-i elestten. Genetik hafızamız sanatkârın genişleyen zaman aynalarında gevşer ve bir yılan gibi içine doğru kıvrılır. Her rengin sonsuz derinliğinde uzun ve mor ışıklar Âdem ve Havva’nın yaradılış sırrını fısıldar. Âdem ki saf maden ve çamurdur. Âdem ki eline eşyanın ismi verilmiş dev imgeler imparatorudur. Havva, eşyayı ve nesneleri güzel yüzündeki gümüşi halelerle çevreleyen 'Antalyalı ruhtur, mektuplar posta güvercinleriyle bekaya savrulur... Caminin avlusundan bakan yüreği bahçedeki mezarların içinde mayalanmış ve çürümüş tarihimiz ve kimliğimizle birlikte kavrulur. Gökte rüya, rüya da hayat, hayatta nabızdır Tanpınar. Ve çoook uzaklardaki kendimize dokunmaktır... Hayat sıkı atılmış ilmeklerden örülüyse de, Tanpınar’ın gözlerin de zaman gevşer ve hayat ilmekleri bir bir çözülür. Mekân öylece durur, ama avuçlarının içindeki gök kubbemiz çatlak, yarı yıkık mihrabımız ve tarihimiz yılan derisi gibi üzerimizden soyulur. Bize 'maruz ve müşahit' bir çehreyle bakıp kaybolmuştur aslında Tanpınar. Abasız ve postsuz dervişin bir vasiyeti kalmıştır ondan 'şehrengizcilere': "Yoluna devam et... Zaman da, mekân da ve rüyalarda şehri parmaklarınla çözmeye devam et...
Bulacaksın..."


Bir 'Mahur Bestedir' gönül tellerinde Tanpınar; güftesi İsmail Dede Efendi’nin efsunlu nefesinden kâinata savrulur. Geçmişinin ve geleceğinin muhafızıdır; muhafaza edeceği şeyleri bir bir bulur ve tanır. Bütün seslerin ve sözlerin tek bir sesten ve kelimeden geldiğini kâinatla arasındaki bu ahenktar bütünlüğü musiki deryasının tennure eteklerine sımsıkı tutunarak savunur. Beklemek ve dinlemektir insanları ve sokakları Tanpınar; saatlerce... günlerce... Geçmişin devrilen çınarlarını Bursa Sokakların da güvercin bakışlı bir sessizlik için de kaldırmaktır. İnsanların gelip geçici bakışlarına kıstırılmış 'Beş Şehrin' ortak damarlarını yoklamaktır her bir taşta. Bazen kaybolmuş bir çini rengi, bazen bir kelime dilemektir Haktan niyazlarla. Ağlamaktır Tanpınar, içine doğru derin derin ağlamak... Kucaklamaktır Tanpınar kara bir sokak efesi kedisini çocukça bir edayla. Yeşilin ervahına bürünmektir görünmezlik makamında kalmak için... Anlamaktır, anlatmaktır ve dinlemektir saatler, günler buyu… Bir roman bırakıp sonra gitmektir buralardan. Kâinattaki tek ve büyük hikâyemiz “Vedalar” üzerine yazılanlarıdır... Ve İstanbul’u, İstanbul’u, İstanbul’u sevmektir aslında Tanpınar. Ondan bir iz kalmıştır âşıklarına İstanbul’un… "Yoluna devam et ey âşık… İstanbul sonsuz bir yeşil üzerin de yakaza halinde salınan Bursa’mın eflatuni ve altın renkli çocuğudur…"

İmgesini ve sesini arayan bir sanatkârdır Tanpınar; zamana gerili bir yay gibi fırlar sarı saman kâğıtlarının üzerinden. Kafirun kokulu kelimeler gömüldükleri mumyalar denizinden yüze yüze kıyılarımıza vurur. Uydurukça kelimelerin nahoş tadını farkedendir Tanpınar; dili nurdan beyaz bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla dişlerimizin arasında kelimelerimizi muhafaza ede durur. Her şeyi yutan, iten, yıkan yalancıların ve riyakârların maske altındaki yarı saydam yüzlerini gören ve gösterendir Tanpınar. Kelimelerin damarlarından akan kandır. Kalemin tökezlediği edebi eserlerde her şey olmaya çalışan edip ve edibelere inat hiçliğe varan bir yazı ve yazıttır! Çöküntüye uğramış hafızamızın med-cezirlerinde gidip gelmektir Tanpınar ve çamurlu ayaklarla kendi kıyılarımızda gezmektir. Bir avuç çakıl, bir avuç ölü ve diri zaman, bir avuç deniz kabuğu serpip gitmiştir yüzlerimize. Tektonik bir depremle batmış medeniyetimizin cılız köklerini kıyıya çekip çıkarmaya çalışan bir Nuh Peygamber torunudur. Ruhumuzun biçimi kalmıştır yalnızca avuçlarında... Avuçları bir dervişin avuçlarıdır… Avuçları aynadır… 'Babil Büyücüsü’nün' avucundaki taşla yaşıt bir ayna. Tanpınar Zamanın umursamaz boşluğunda bir giz bırakıp gitmiştir Saliha Malhun adındaki bir yazma heveskârına da. “O gizi bul… demiştir zamanda mekân da ve rüyada. O giz saf ışık ve sonsuzluktur. O giz yerle gök arasında Babil büyücüsünün avucunda bekleyen taştır. Senin taşındır. O taşı bulduğunda kendi hikâyenle var olacaksın…
Yazmaya devam et; o gizi bulacaksın…
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda

0 yorum:

Loading...