Yeşil Kentin Papirüsleri

"En çok şaşırdığım şey insanların geçmiş zamanı kazarak çıkarmaları yer altından... Halbuki zaman tünelleri bulunmuş olsaydı, arkeolojik kazılara hiç gerek kalmayacaktı. Böylece sen hep bana kalacaktın Celip Efendi öyle değil mi?.." diye sordu Mevhibe Hanım kahvaltı sofrasını toplarken.

Celip Bilgili duymamış gibiydi. Elindeki kağıda bir şeyler karalayıp duruyordu…
"Celip, sen beni dinlemiyorsun galiba…" diye ikinci uyarıyı alınca hanımına baktı.
"Tabii ki dinliyorum…" dedi.

Her bulgunun geçmişe doğru bir lamba, geleceğe ise bir ayna tuttuğunu madem hala anlayamıyordu insanlar, bu durumda bütün bu çalışmalara bir son verilmeliydi pek tabii ki… _ " Arkeoloji geçmişe ışık tutacak bir lamba sadece"… demekle yetindi.
Celip Bilgili bir arkeoloji profesörüydü. Emekli olduktan sonra, önceleri pek vakit ayıramadığı hikaye ve resim sanatına vermişti kendisini. Onca yıl arkeolojik kazılarda gün ışığına çıkardığı eserler, şehirler ve bilgiler bir sanatçı için pek de küçümsenecek materyaller değildi. Her hikayesi antik bir şehrin gün ışığına çıkması için yapılan bir nevi kazı gibiydi. Lakin bu konuda kendisini anlamıyorlardı. Ne eşi Mevhibe Hanım ne de hikayelerini neşreden derginin genç editörü.

Editörü her defasında ondan farklı hikayeler beklerken, o hep eskilerden söz ediyordu. Bu durumda beğendiklerine sadece "ala, güzel" demekle iktifa ediyordu. Geçen gün dergiye uğradığında Bursa hakkında bir ütopya yarışmasından söz ediliyordu.Genç editör "Böyle şeyler size göre değil, siz geçmişte yaşayan bir insansınız, halbuki ütopyalar gelecek için kurulan hayallerdir." demek istercesine yüzüne bakmıştı. Bu sebeple de ağzını açıp tek bir sual sormaya cesaret edememişti.

Titreyen eliyle kalemi eline aldı. Önündeki boş kağıda baktı. Acaba bir ütopya yazabilir miydi? Şimdilik bundan vazgeçip, kadim dostu simyacı Edip'i aramaya karar verdi. Ona Bursa için düzenlenen bir ütopya yarışmasına katılmak istediğini söyledi. Simyacı arkadaşının verdiği cevap aynen şöyle oldu:

"Sen hala antik çağlarda yaşayan ve nostaljik takılan bir yazarsın azizim! Ütopya kurmak konusunda pek başarılı olacağını zannetmiyorum."

Telefonu kapattıktan sonra yerinden hiç kıpırdamadan birkaç dakika düşündü.
"Nostaljik takılmak mı?” dedi kendi kendine. Farkında olmadan böyle bir şeyi yapmış olabilir miydi? " Kendi ruh dünyasını henüz tanımayan genç editörü hadi neyse de, yazdığı ilk hikayesini dinledikten sonra:

"Sen artık bir ruh arkeologusun azizim, tebrikler! …" dediği kadim simyacı dostuna
ne olmuştu ki? Geleceğe ilişkin bir ütopya kurmak ona neden bu kadar inanılmaz gelmişti? Yazmayı deneyeceği bu ütopya hakkında düşüncelerini dostuyla paylaşabileceğini ümit etmişti. Halbuki o bu konuda herkesten daha acımasız davranmıştı ona.

Kendini çok yalnız hissediyordu. Sonu gelmez bir tünel açılıyordu sanki içinde… İşte karısının "zaman tüneli" dediği şey de bu olsa gerekti. Gözlerini sımsıkı yumup arkasındaki koltuğa yaslandı. Bursa hakkında geleceğe ait bir ütopya düşünmek! Şimdiye kadar bildiği bir çok eski şehirlerin kimi göğe çekilmiş, kimi de yerin yedi kat dibine batmıştı. Yavaş yavaş çiseleyen bir yaz yağmuru değil miydi önceleri Babil?.. Lut şehri ansızın gelen bir gök sesiydi. Bardaktan boşalan İskenderiye, İsparta bir kırağı, Kudüs bitmeyen bir kış, Roma her gün yeniden yakılan bir şehirdi.

Gözleri hala kapalıydı. Bir hissin görüntüsünü yakalayacakmış gibi gözlerini açtı aniden. Hiçbir şey yoktu. Dışında ve içinde birbiriyle asla kesişmeyen bir boşluk vardı.

Yerinden kalkıp pencereye gitti. Perdeyi sonuna kadar açtı. Yıllardır oturduğu kente ilk defa bu kadar pervasızca bakıyordu. Nasıl bir kent olmalıydı Bursa? Alnını cama dayayarak nefret ettiği trafik gürültüsüne bıraktı kendini. Kapının zili çalmaya başlayınca ürperdi. Zilin ısrarlı çalışlarına rağmen açan olmuyordu. Mevhibe Hanım neden açmıyordu kapıyı? Kendisine haber vermeden pek bir yere çıktığı da vaki değildi. İsteksiz adımlarla kapıya doğru yürüdü. Bir postacı ya da kapıcı olmalıydı. Yahut hanımının arkadaşlarından birisi. Her neyse… Uzun sürmezdi. Pencerenin önünde biraz evvel yakaladığı ilhamlar tamamen kaybolmadan bir an evvel kapıdakini savıp geri dönecekti.

Kapıyı açtığında karşısında her biri yetmiş yaşlarında üç yaşlı adamı buldu. Kıyafetleri çok tuhaftı. Sanki antik çağlardan gelmiş birilerine benziyorlardı. Soğuk bir yüz ifadesiyle hafifçe araladığı kapıdan "

Buyurun…" dedi. Yüzünde ne söyleyecekseniz söyleyin ve hemen gidin der gibi bir ifade vardı

"Tanrı misafirlerini kabul etmeyecek misiniz? Halbuki biz ta Babil'den, Ninova'dan, İskenderiye'den ve Asur'dan sizin ütopya şehrinizi bulmanıza yardım için geldik."
Celip Bilgili önce afalladı. Bu simyacı arkadaşının bir şakası olmalıydı. İsteksiz bir halde kapıyı açtı. Onları salona davet etti. Merakla gelen misafirlerini süzüyordu. Son derece ciddi bir ses tonuyla:

"Vaktim sınırlı efendiler, Doğrusu şakanız hoşuma gitti. Buyrun sizleri dinliyorum.”
Ortadaki başını sallayarak gülümsedi. Elini göğsüne koyarak ağır ağır konuştu.
"Benim ismim Antuvan, İskenderiye'liyim. Bu gördüğünüz Maker, Babil büyücüsüdür. Bilge Ametus ise Asur'lu dur. Kalde'den gelen Bilge Pafnüs ise dışarıda arabada bizi beklemektedir."

Celip Bilgili şaşkın bir ifade ile:

"Kuzum siz kimsiniz Allah aşkına tiyatrocu musunuz?" diye sordu.

" Hayır, dedi Bilge Antuan. Ben bir hekimim. Ölümden ötesine bakan bir hekim. Şaşırdın mı? Eskiden bir müşrik olduğum için hayatımın bir kısmını manasız geçirmiştim. Kör, ve de ışıksız yaşadığımdan karanlığın derinliklerinden gelen nuru görememiştim. Bu alemde her şey serap ve durmadan yer değiştiren kumlar gibi. Düşmez kalkmaz bir Allah… Bana da merhamet etti ve ışığa kavuşturdu. Biz ruhlar ışığımızı kullanmak konusunda oldukça dikkatliyiz. Çünkü önümüz ve ardımız sonsuz karanlıktır bizim. Bu sebeple ışığımızı harcama hususunda gayet tutumluyuzdur. Öyle değil mi dostlarım? Benimle aynı fikirde misiniz Bilge Ametus?

Bilge Ametus, Bilge Antuvan'ı tasdik edercesine başını salladı.

"Doğru söylüyorsunuz pek tabii ki efendim.”

Celip Bilgili artık bu tiyatroya bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Bilge Antuan içinden geçenleri sezmişçesine:

"Eh artık kalkalım, dedi. Zaten vaktimiz kısıtlı. Eğer yazacağın ütopyanda sana yardımcı olmamızı istiyorsan bizimle gelmelisin. Seni 2099 un Bursa'sına götüreceğiz. Bir arkeolog olarak altında yetmiş bin bilgenin uyuduğu ışık kentin arkeolojik kazılarında bulunacaksın. 2099 un Bursa'sını merak ediyorsan ve bunun sana bir ütopya olacağını umuyorsan, buyur her şey dışarıda!..

Taşırılmış olan sabrın verdiği öfke ile Celip Bilgili kükredi:

"Rica ederim efendiler! Siz ya delisiniz ya da işinizi profesyonelce yapan bir kalpazanlık çetesi! İnsanın sinirlerini bu kadar gerebildiğinize göre ayrıca manyak olmalısınız! Şimdi derhal evimi terk ediniz!"

Hırsla kapıya yöneldi ve hızlı adımlarla yürüyerek kapıyı açıp davetsiz misafirleri başından savmak için sabırsızca beklemeye başladı.

Fakat o da ne? Neler görüyordu? Kapının dışında bambaşka bir dünya vardı. Bilge Antuvan, Babil Büyücüsü ve Bilge Ametüs çok geçmeden kapıya gelmişlerdi bile. Celip Bilgili bir büyüye tutulmuşçasına onlarla birlikte dışarıya çıktı. Kapıda bir araba vardı. Kalde'li Bilge Pafnüs arabada onları bekliyordu. Bindikleri araç bir küçük uzay mekiğine benziyordu. Şoförü ise bilim kurgu filmlerindeki androidleri andırıyordu.

Yolculukları esnasında Bilge Antuan gezdikleri şehir hakkında bilgi veriyordu. Yüzyıl boyunca Bursa'yı sorunlarından arındıran tek gelişme sadece mekansal alanlarda değildi. Uzaya yayılım Marmara'ya da yeni bir kimlik kazandırmıştı.Giderek artan nüfus ve endüstriyel alan Bursa'da yeni “Bursa Uzay Limanı” kurulmasına sebep olmuştu. Bu uzay limanı, yeni bulunan yıldız sistemlerindeki gezegenlere ilim, sanat, musiki, tarih, edebiyat konusunda bilim adamları ve arkeologlar göndermek için geliştirilmiş bir dağıtım merkezi idi aynı zamanda. Böylece Bursa dünyanın birçok metropolitan merkezi ile birlikte ayakta kalmayı başarabilmişti.

Şehirde yer çekimsiz teknolojide büyük atılımlar yapılmıştı. Önce yüzeyden bağımsız ulaşım gelişmiş, havada gidebildiği gibi durabilen de araçlar yer yüzündeki yolların ve otoparkların bütünüyle gereksizleşmesine sebep olmuştu. Ardından yüz binlerce kişilik yerleşim birimlerini hiçbir destek gerekmeden istenilen yükseklikte tutan yer çekimsiz alan jeneratörleri geliştirilmişti. Artık Bursa yirminci yüzyıldaki yeşil Bursa değil, antik kentin üstünde havada duran ve birbirine hava ulaşımı ile bağlanan yerçekimsiz kasabalardan meydana gelmişti.

Bilge Antuvan şunları ekledi:

"Gördüğün gibi eski yeşil Bursa geçmişten kalan Bursa değil. Şehirde yüzlerce katlı eski gökdelenlerde, paslanmış robotlar, genetik hayvanlar, isimsiz androidler yaşamaktalar. Biz ise tüm yıldız sistemlerinin ilgisini çekebilecek ilginçlikte bir kültür ve tarih parkı oluşturmak istiyoruz. Ancak temel sorunumuz böyle bir şehri bulacak bilge bir arkeolog bulmaktı. Son yıllarda zaman yoluculuğu konusunda önemli gelişmeler sağladık. Biz artık zamanın her hangi bir kesimine, eğitilmiş uzmanlar yollamak ve bunların girişimleri ile tarihte yapılan hataları yerinde ve zamanında düzeltmek imkanı yakalayabilmiş durumdayız. Kendisini hayretler içinde dinleyen Celip Bilgili'ye bakarak gülümsedi.

"Yani biz tarihte olup bitenlerin, olup bitmemesi için çalışıyoruz.
Nihayet antik kentin yıkıntıları üzerinde durdular. Araçtan inip yürümeye başladılar. Serin bir rüzgar esiyordu Celip Bilgili ürperdi biraz. Babil büyücüsü elinden sıkıca tuttu ve ne olduğunu anlayamadan bir kuyuya atlayıverdiler. Celip Bilgili artık öleceğini düşünüyordu. Evini ve eşini düşündü. Ancak çok geçmeden ayakları yere değdi. Kuru ve sert bir topraktı. Bilge Ametüs yere eğilerek kumları elleriyle eşeledi. Bir küçük yarık açıldı. Yarıktan içeriye atladıklarında yemyeşil Bursa'yı görüyorlardı. Tarih canlanmış gibi karşılarında duruyordu sanki. Yetmişbin ışık Tophane’de yeşil bir fanus içinden Bursa semalarına boşalıyordu.

Bilge Antuvan parmağıyla işaret ederek bu şehrin kalbine dikilen ve "Gelin Bursa'yı bir Avrupa şehri yapalım" ambleminin bu şehre yapacağını yaptığını, asli kimliğinden onu uzaklaştırdığını söyledi. “

"Bursa sizin kendi uygarlığınızdır. Kopyadan, taklitten, ölümden dönmekten daha zor olsa da var olmanın tek şartı kendi kimliğine sahip çıkabilmektir. Bizler, gördüğün bütün eski şehirler Babil, Asur, Ninova, Sodom, Gomora, Menfis hep bu yüzden yıkılıp kaybolmadık mı? Bizim ölülerimiz öldükten sonra bir daha görünmediler. Oysa bu kentin ölüleri öldükten sonra da göründüler. Gökdelenlere cila üreten Aztek ve Maya’lardan daha üstün bir medeniyet. Şu an 2099 un Bursa'sı gördüğün gibi senin ütopyan değil. Hayallerde olan uygarlık teknoloji ile elde edilemedi. Hem bu nasıl ilerleyiştir söyler misin? Kağıt endüstrisinde müthiş bir gerileyiş daha sizin devrinizde başlamamış mıydı? Papirüs, mermer, tuğla, ceylan derisi, ipek, kumaş, odun, saman ve kepek… Sana nasıl bir şehir istediğini gördüğün şu Papirüslere yazdık. Yarın onları götürüp Fomara meydanına asmanı istiyoruz. Kelimeler en güçlü silahlardır. Savunma sanayi artık kelimelerle savaşmasını öğrenmeli. İstersen Eflatun'u, Sokrat'ı, Aristo'yu, Epikür'ü ve Zenon'u da sana gönderelim. Bursa'yı Leonardo da Vinchi'nin ya da Van Gogh'un kalemiyle çizmeyi düşünebilirsin pekala ya da şehrin düşüncelerini apartmanların bacalarından yayınlayabilirsin. Ama bu pek çocukça bir ütopya olur. Sen bir ruh arkeologusun. Her bir taşını Osmanlı'nın dualarla koyduğu bu türbelerin, kentin altında yatan ve şu yeşil fanustan ışıldayan yetmişbin bilgenin ışığıyla bulabilirsin yolunu. Sen bir tarihçisin, arkeologsun!...

Evreni, gizli şifre ile verilmiş bir mesaj, çözülebilecek bir hiyeroglif gibi düşünmelisin. Unutma her atom, her parça, her toz tanesi evrensel bir anlamı olduğu ölçüde vardır. Birazdan antik kentin bildirilerini senin için yazan ve yolculuğumuz boyunca sessiz kalan Kaldeli'li Bilge Pafnüs' ten dinleyeceksin.
Babil Büyücüsü papirüsleri getirerek Kalde'li Bilgeye sundu.

BİRİNCİ PAPİRÜS: Yer üstündeki kentlilerin bilmediği ama yer altındaki yetmişbin bilgenin bize bildirdiğine göre zaman tek bir anın sürekli çoğalmasıdır. Geçmişin unutulmaması için, geçmiş ve geçmişe sahip çıkan eserler övülecektir. Bu konuda Bursa şehri için en güzel şeyleri yazmış olan “Tanpınar” bütün şehirlerin bilginleri ve şairleri tarafından övülüp seçilmiştir. Ve artık onun "Beş Şehir" adlı eseri Bursa şehrinin girişinde bir pasaport sayılacaktır. Bu eseri edinmemiş ve okumamış hiç kimse şehrin sınırlarından giremeyeceklerdir.

İKİNCİ PAPİRÜS: Bursa'da zamanı ölümsüzleştirmek ve ölümü ölümsüzleştirmek için mezarları şehrin ortasına taşıyıp ölümü daha da güzelleştirebileceğiz.

ÜÇÜNCÜ PAPİRÜS: "İnsan insanın aynasıdır " sözünün sırrını Bursalılara öğretmek için şehirdeki bütün aynaların sırrını artıracağız. Onları parlatacağız. Böylece Bursalılar birbirlerini gördükleri zaman daha da zenginleşecekler. Dünyanın en zengin insanları olacaklar.

DÖRDÜNCÜ PAPİRÜS: Devlet Klasik Türk Musikisi solistlerine en berrak kelimelerden bir şarkı okutup sebillerin fonu eşliğinde sise dönüştürerek tüm kente her sabah dalga dalga yayacağız.

BEŞİNCİ PAPİRÜS: Şehrin çirkinleşmesine sebep olan yapılaşmanın mimarlarının ve mühendislerinin ayaklarını ve ellerini sıkıca bağlayıp betonlaşmayı önleyeceğiz.
ALTINCI PAPİRÜS: Uludağ'ı daha da yükselterek hırsa kapılmış insanları onun zirvesine tırmandıracağız. Ancak onlara vereceğimiz ayakkabıların altı kaygan olacak. Yorulanlara Somuncu Baba fırınlarından pişirilmiş ekmekler dağıtacağız. Böylece hırslarını yenmiş olgun insanlar kazandıracağız şehrimize.

YEDİNCİ PAPİRÜS Şehirde herkesin yarılıp ayrıldığı göğsünden kalbi görünecek. Dileyen camide, dileyen havrasında, sinagog'unda ya da kilisesinde kalbini yıkayacak. Böylece hiçbir kavmin insanlarının kalbi kötü olmayacak ve pis kalpliler göründüğü için kimse kimseyi aldatamayacak.

Sekizinci papiriüs…. Sekizinci papirüs….. Sekizinci….

Bilge Antuvan okunmakta olan papirüsleri dinleyen Celip Bilgili'ye ayrılma vaktinin yaklaştığını söyleyerek sarıldı.

"Her şehir bir ütopyadır. Nasıl bir kitabı rasgele açtığında hep en son ve en çok okunan sayfalar önüne gelirse, gerçek bir ruh arkeologu da en güzel ütopyayı böylece bulur. Yanlış bir kehanetin açtığı mezarda hazine aramaya koşan altın diş avcısı mezar hırsızları ise asla gerçek ütopyaya ulaşamazlar. Unutma bütün bilgi ışığı: "Evreni gizli bir şifre ile verilmiş mesajı çözebilecek bir hiyeroglif gibi düşünebilmendedir… Bütün hüner bu…

Onuncu Papirüs… Onuncu papirüs… Onuncu…

Bilge Antuvan… Pafnüs… Ametüs… Maker… Dostlarım…

_"Celip!.. Celip!.. kendine gel… Uyan artık….

Kendine geldiğinde bir an nerede olduğunu anlayamadı. Rüya görmüştü demek!

“Rüya, hepsi bir rüya imiş! Zaman rüyası!...” diye mırıldandı. Kalkıp pencereye koştu. Yeşil Bursa olduğu gibi yerinde duruyordu. Onu öpmek, şehre sarılmak istiyordu. Eksiği ve fazlasıyla, her şeyi ile seviyordu bu kenti. Rüyasında dinlediği papirüsleri not olamadığı için üzüntü duyuyordu.

Sabah dışarı çıktığında çok mutluydu. Bir bereket sağnağı bekliyordu. Kenti yıkayacak, alıp götürecek. Önce Emir Sultan Hazretlerini, Üftade Hazretlerini, Eskici Mehmet Dede'yi ziyaret etti. Sahi o bir gecede dervişin birini hacca götürmüşse, zaman tünellerinin sırrını bilen yetmişbin ışığın biriydi öyleyse. Evet bundan kesinlikle emindi.

Fomara Meydanı’na gelince gözlerine inanamadı. Meydanda kentin kararları adı altında papirüsler asılmıştı. Halk, meraklı meraklı papirüsleri okuyordu. Kalabalığa yaklaşınca gözlerine inanamadı. Kalde'li Bilge Pafnüs'ün ona okuduğu kararlardı bunlar. Üstelik altında Celip Bilgili yazıyordu. Bütün televizyonlar bu haberi veriyordu. Genç editör şimdiden en güzel ütopyayı seçtiklerini ilan etmişti bile. Kendisini ödül törenine davet etmişlerdi. Celip Bilgili ödülü aldıktan sonra kısa bir konuşma yaptı:

"Bana bu papirüsleri hediye eden, ışıklarını yüzyıllar sonrasına bağışlayan Asur’lu, Babil’li, Ninova'lı, Kalde'li tüm bilgelere, -eminim şu an beni duyuyorlardır- Bilge Antuvan'a, Bilge Pafnüs'e, Bilge Ametus'a ve Babil Büyücüsü Maker'e, tüm dostlarıma huzurunuzda teşekkür ediyorum.”

0 yorum:

Loading...