Konuşan Hikâye (3)
‘Somun Baba Hazretleri’ne’
yedi farklı mânâda yürüyüşünün
yorumudur…”
Karabâş-i Tekkesi’nden ayrıldığında vakit bir hayli ilerlemişti. Neredeyse ikindi okunmak üzereydi. Sokak aralarında yürüyerek Heykel Caddesine indi.Yazımın başlangıcı burada.
Bir garip şehirdi Bursa. Şehre ilk defa gelenlerin hemen fark edebileceği bir ruhaniyet, şehirden ayrılanlarıysa “ırak düşme” duygusu sarardı. Sanki iki ayrı zaman ve mekân vardı burada. Hayatın kuytusuna çekilmiş tarihi mekânlar ve sokak başlarında, olmadık yerlerde mekân tutmuş veli türbeleri…
Yeşil ve ahşap, Bursa denince en evvel akla gelen iki güzel şeydi. Her bir padişah sefer eyleyeceği beldelerin yönünü işaret etmek üzere, Ulu Cami’nin dört bir tarafına inşa ettirdikleri külliyeler, garip hanlar, sebiller, Yeşil Cami’nin sırrı çözülememiş çinileri, mermerden kuytuları, serin serviler, Emir Sultan’da göklerin derinliği ile bütün manevi diyarları kendinde toplamış bir dibaceydi kuşkusuz. Tanpınar’ın, bir rüya ırmağının ortasında zamanın duruşunu seyrettiği lâmekân bir şehir… Uludağ’dan ovaya bakan bütün münzevilerin, harmaniyeleriyle üzerinde dolaştığı bir ışın seli…
Alt geçitten çıkıp Sönmez İşhânı’nın önüne çıktığında yönünü Irgandı Köprüsü’ne giden ara sokaklara çevirdi. Çoktandır uğramamıştı köprüdeki dostlarına. Hacivat Çelebim dediği sedefkâra, Şeyh Şemseddin Ulusoy (Mısrî) Hazretleri’nin güzel torunu Necdeddin Efendi'ye…
Eski bir marangozhanenin önünden geçerken durup içeri baktı. Muzaffer Dede, yine hızardan geçiriyordu bir şeyleri. Durup, kapıdan bir süre sessizce seyretti. Onu, önceleri eski iş kıyafetleri içinde birçok defa Safiyüddin Efendi’nin konferanslarını dinlerken görmüş, bir gün de tesadüfen marangozhanenin önünden geçerken karşılaşmıştı. O gün bu gün de iyi dost olmuşlardı.
Nasıl bir şeydi ya?.. Sanki bir sandık içinde asırlarca kalmış bir çaput gibi, uhrevi ve eski bir çehresi vardı Muzaffer Dede’nin. Zamanın özenle eskittiği eski ve buruşuk bir çaputu andıran yüzüyle sanki asırlar önceden bir tanışıklığı vardı.
Selam verip içeri girdiğinde, güzel bir güneş, tebessümünde parladı sanki. Sude, yüreğine kuvvet veren bu karşılaşmayla daha şimdiden şifa bulduğunu hissediyordu. Zaten ne vakit onun yanında otursa, sisler içindeki şehirler gelirdi gözlerinin önüne. Tüller içinde İran, Fas, Tunus, Cezayir… Çöllerden vadilere harmaniyeler içinde silüetler inerdi. Hikâyeler şehri yine o esrarengiz kapılarını aralarlardı uzaklardan. O an Bursa Şark’ın en Şark’ı, Doğu’nun en Doğu’su olur ve Hafız Şirazi’nin gül kokulu nefesi eserdi bu toprak ve kereste kokulu garip mekânda.
Sude, Muzaffer Dede’nin karşısında otururken ötelere, hep ötelere, durmaksızın ötelere aktığını hissediyordu. Kendi eliyle demlediği karanfil kokulu çayı her içtiğinde iyileşiyordu sanki. “Gayb” vardı yine bu sohbette, “evliyalar” vardı. “himmet” denilen kelimeden bahsediyordu Muzaffer Dede. Evliyaların himmetinden.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken içinin acıyla cız ettiğini hissetti.
“Yeryüzündeki en önemli kelime “dua” ve “himmet” bunu biliyorum dede. Ama kafam çok karışık! Bulunduğum hiçbir ortama uyum sağlayamıyorum. Sol camiadan birçok yazarla gayet iyi konuşurken, kültür merkezlerine dönüştürdüğümüz medreselerimizde ulemamızdan bahsedilirken, kimi zaman onlara “Molla Fenari denilen vatandaş, ya da şu Gümüşhaneli Ahmet Ziyaüddîn” diye hitap edildiğini duyunca utancımdan yerin dibine geçiyorum.
Hadi onlar neyse, beraber yürüdüğümüz yazar ağabeylerimle de yolum ayrıldı birer birer. Zaten bizim yol yürümemize bile gerek yokmuş ya?.. Biz, “Bu yol evliyalara gider” diyen bir yol levhasıymışız” sadece. Evliyaların “makâm kabirleri” bile sadece birkaç tahta parçası, ziyaretlere gidiş dönüş ise birer kültürel etkinlikten ibaretmiş!
Artık her şeyi birbirine karıştırdım dede. Rüyalarımda bile hikâye kahramanlarım “Bize şimdiye kadar insanların bilmediği hangi kelimeyi söylettin?” diye hesap sormaya başladılar. Üstad’da aynı şeyi söyledi geçen gün. Bunca tarihi mekânlar, velilerin türbeleri herkese anlatmazlar kendilerini. Anlatılmayanlar asırlardır üst üste birikti. Asıl hüner o kelimeleri söyletmekte” dedi.
Muzaffer Dede, derûni bir âlemden bakan gözleriyle gülümsedi…
“Kızma evlâdım, evvela insanlara kızmamasını öğren güzel kızım…”dedi. Evliyaullah Hazeratının türbeleri ve ruhaniyetleri seninle kelimelerle, sözlerle konuşmazlar ki!..”
“Peki, ya neyle efendim? Nasıl konuşurlar?”
“Onlar, taşların, eşyaların, ağaçların, meyvelerin içinden, kuşların, böceklerin dilinden anlatırlar sana. Yani yol işaretlerinden, ağaçların yapraklarından hatta kuyu taşlarından, esen rüzgârdan. Yol yürünmeden, yol işaretlerini çözmeden, kendini bulup inşa etmeden, “tabela” olmak da neyin nesi?
İnsanlar ki, ‘Hayy’dan gelip Hû’ya’ gidiyorlar be kızım. İnsanlar hakiki güneşi unuttu artık. Güneş görmeyen yarasalar misali unuttular. Hazreti Mevlana’yı ya da Yunus’u bugüne kadar andılar da ne oldu? Evliyaullah hakkında hürmetsizlik gösterirlerse buna şaşmamalı. O Fahr-i kâinat, Sevgililer sevgilisi de bundan nasibini almadı mı? İnsanlara kızma evladım. Efendimiz kızdı mı? “Bilmiyorlar, onları affet diye dua edip ağladı. Bilmez misin ki, insanı en çok üzen sevgilisidir ve çok ağlatan da dostları. Yine bilmez misim ki, beyaz gülün gölgesi dahi siyah olur.”
Sude, çantasından çıkardığı mendiliyle yanaklarını silerken;
“Biliyorum Muzaffer Dede, biliyorum, hepsini biliyorum! Ama elimde değil, yine de çok üzülüyorum. Kimse de beni anlamıyor zaten. Bu kız evliyalarla kafayı bozmuş diye kuşkuyla bakıyorlar. Benden ne yazar olur, ne de bir tabela!.. ”
Muzaffer Dede, “Hımmmm…” diye gülümseyerek baktı Sude’ye;
“Sen insanlara aldırma kızım. Bu yollar tabela, ok işaretleriyle çabucak bulunacak yollar değildir. Bunlar nasip ve ikram meselesidir ayrıca. Büyüklerin adımları gizli izler bırakır toprakta. İnsanlar onların izlerini fark edipte takip edebilselerdi şayet, gözleriyle dünya dekorları arasında binlerce perde gerili olduğunu da görebileceklerdi. Velilerin nazarı zamana gerili bir yay gibidir. Öyle bir fırlatırlar ki oklarını sana, hiç bilmediğin, duymadığın manalar dökülüverir kaleminden o anda. Sen Somuncu Baba Hazretlerini bilir misin?
Sude, “evet” anlamına gelen bir manayla başını salladı.
“O Somuncu Baba Hazretleri ki, büyük bir evliyaullahtı. Şandan ve şöhretten çok kaçardı. İssiz korsuz gönül ateşiyle yaktığı fırınında pişirdiği ekmekleri sokaklarda “Somunlar, mü’minler” diyerek dağıtırdı. Yıldırım Beyazıd Hân, Niğbolu zaferinden döndükten sonra, Allah’a şükrünün bir nişanesi olarak Ulu Camii yaptırdı. Somuncu Baba Hazretleri de, Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırınında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızıklanırdı. Camide çalışan işçiler, yemek saatinin gelmesini ve Somuncu Baba’larının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollarlardı…
Nihayet Ulu Camii inşaatı bittiğinde Yıldırım Beyazıt Hân, Emir Sultan Hazretlerine ilk hutbeyi okumasını söyledi. Emir Sultan Hazretleri Padişaha; “Burada Hamidüddîn-i Velî Hazretleri’nin bulunduğunu ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini belirtti. Padişah Efendimiz de, Somuncu Baba Hazretleri’nin okumasını kendisinden rica edilmesini buyurdu. Ve nihayet, ısrarlar üzerine hutbeyi okumaya çıktı o büyük veli. Hutbe’de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yaptı. Tefsir bittikten sonra "Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anladı. İkinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı, üçüncü tefsiri cemaatin yarısı, dördüncü tefsirini cemaatin küçük bir kısmı, beşinci tefsiri cemaatin çok azı, altıncı tefsiri birkaç kişi ve yedinci tefsiri ise sadece kendisi anladı.
İşte o vakit cemaat, Somuncu Baba’larının ne kadar büyük bir Allah dostu, evliya olduğunu görünce, cami çıkışında onun elini öpmek istediler. O mübarek velî cemaatin isteğini kırmayarak Ulu Camii’nin üç kapısından da çıkan cemaate elini öptürdü. Böylece bütün cemaat o büyük sultanın elini öpme şerefine nail oldular.
Ah be avladım!.. Ağızlarını yeme açmış kuşlar gibidir insanlar. İnsanların konuşması gıyget ve ateş, sükûtu nefret ve kindir!. Şimdi “makâm kabri” diye burun kıvıranlara nasibi yoksa ne ile izah edeceksin a kızım? Vermemişse mabud, ne yapsın Sultan Mahmud. Tut ki, yedi ayrı manada tefsir ettiği Fatiha Sûresi gibi, yedi ayrı manada yürüyen insanlar da vardır Somuncu Baba ve onun gibi evliyaullah hazeratına… Avamın yolculuğu ile hal ehlinin yolculuğu aynı değildir unutma.
Büyüklerin yolu, bu izleri örten çaputlarla örtülüdür. Bir hazire içi, bir çini parçası, kavuklu bir mezar taşı ve süslü kemerlere kadar çoğalmıştır manalar. Hangi yöne baksalar, çaputlara sarılı manalar vardır. İnsanlar yönsüz pusula gibi önüne çıkan her levhaya baksa da ve o levhada “velilere gider” diye bir ibare yazsa da, levhanın yönü bir “Deliorman rüzgârında” günde yüz yöne çevrilebilir. Bunu levhanın kendisi dahi anlayamaz. Çünkü ervaha yabancılıkları ne kadar aşikârsa insanların, aradıkları da o kadar meçhulleşir! Bir de, insan bir şey aramaya görsün, bir şeyin ardına düşmeye görsün, mana, kovaladıkça kaçan nazlı âşık gibi oluverir.
Sude, heyecanla Muzaffer Dede’nin yüzüne baktı.
“Üstad, mezardakilerin hallerine vakıf olmaktan söz etmişti geçenlerde. Doğrusu bu beni korkuttu Muzaffer Dede.
Muzaffer Dede, nasırlı parmakları arasında tutuğu bardağı yavaşça tahta sehpaya koyup gözlerini önüne indirdi. Bir müddet öylece kalıp sonra gözlerini açarak Sude’ye keskince baktı;
“ Sandukaların örtülerini kaldırmak, nakkaşların nakışlarını sökmek, mermerlerin cilasını silip manaları anlamak için sana bu dünya ömrü değil, ikinci bir ömür lazım. İkinci bir ömür!.. İkinci ömre var mısın? İkinci bir ömür, ama hiç ölünmeyen, her zaman diri!.. Somuncu Baba Hazretleri ne der bilir misin?
Diriyiz, daim ölmeyiz
Karanlıklarda kalmayız
Çürüyüb toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz..
Bu ikinci ömrü istiyorsan tabi ol ona, himmet dile o büyük veliden. O seni yedi yoldan, yedi manayla yürütür Allah’ın izniyle. Şimdi sana bir sır vereceğim. Bir yolculuğa çık, İznik tarafına. Eşrefoğlu Rumi Hazretlerini ziyaret edip sana öğreteceğim duayı, onu vesile eyleyerek Hak Teâlâ'dan niyaz et. Ziyaretini yapıp dönünceye kadar da, Somuncu Baba kuddise sirruh Hazretleri'nin nazarında ve o büyük velilerin tasarrufunda olduğunu bir an bile aklından çıkarma! Tasavvuf terbiyesi bir disiplindir, sakın üç günlük mesele bellemeyesin. Oyüce Sultan'ın himmeti yetişirse, yedi ayrı mana üzre gidip döner, bu fakîr Muzaffer Dedene de dua edersin inşaalalah..."
Muzaffer Dede, tezgâh üzerinden aldığı bir kağıt parçasına kısa ve sırlı bir dua yazdı. Sude, kâğıda bakarken kalbinin erimekte olduğunu hissediyordu. Çok fazla zamanı kalmamıştı sanki… Hikâye kahramanlarnın ve üstadın ondan istediği kelimeler neydi? Manalar neydi? Hepsini bu yolculukta mı bulacaktı?
Kâinatla yaşıt bir bilgenin, fezadan daha derin bir kalbi onu adeta bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu...Yazımın başlangıcı burada.
Devamını okuyun...>>
Konuşan Hikâye (2)
"Diriyiz daim, ölmeyiz
Karangularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz”
Şeyh Hamîdüddîn-i Velî Hazretleri (k.d.s)
(Somuncu Baba)
“Huuu!..”
Ciğerlerine dolan bir nefesle uyandı.Yazımın başlangıcı burada.
“Yâ Hayy!..”
Dipsiz ve karanlık bir yorganı üzerinden atarken etrafına bakındı:
“Neredeyim ben?”
Mezarından kalkıp üzerindeki toprağı silkindi.
“Yâ Hayy!..”
Beyaz bir şimşek çaktı aniden. Diri bir nefes ortalığı yalayıp geçti. İlerde, çift kanatlı mezarlık kapısı biteviye açılıp kapanıyordu. Yüksek ve dar kabirler, sıra sıra dizili serviler altındaydı.
Mezarlar, bir kum gölü gibi kaynadıkça, toprağın altından ilk önce eller dirilip çıkıyor ve ardından bir yorganı üzerlerinden sıyırıp atarcasına topraktan doğrulup kalkıyorlardı.
Sabahın alacasında onları bir gören olsa yürekleri ağızlarına gelirdi. Halleri görülecek gibi değildi doğrusu. Ortalığı taptaze bir kâfurun kokusu sarmıştı. Kimin aklına gelirdi ki, bu çaputların böylesi diri ve güzel kokacağı?
Bütün ölüler fosfordan daha yeşil gözleriyle ağaçların yanıp sönen yaprakları arasından yakamoz yakamoz bakıyor, beyaz bir rüyadan inmişçesine ürperip duruyorlardı. Sanki… Sanki tanıyordu onları. Şu Nigâr Hanım değil miydi? Yanındaki de Celip Bilgili. Hatta Mösyö Madlen ve uşağı Janmari. Bilge Pafnüs, Fermeka, hepsi de yüzünü ona dönmüş binlerce gündöndüler gibi hep bir ağızdan fısıldaşıyorlardı.
“İşte Sude, bu kız işte bizi kelime toprağında söyleten!..”
Sonra, içlerinden biri parmağını uzatarak kendisini işaret etti;
“Sen!.. Konuşalım diye bize verdiğin kelimelerin!.. Şimdiye kadar bize tanımadığımız hangi kelimeyi söylettin?”
*** *** ***
İrkilerek uyandı. Uyanmış olmasına rağmen kendini hâlâ rüyada sanıyordu. Deminden beri dalıp gittiği rüya denizi içinde rüyalar iç içe geçmiş ve hal kapısının birinden çıkıp ötekine girmişti.
Terleyen alnını silmek için sıkıntıyla elini alnına götürürken televizyon kumandasını gayri ihtiyari kavramış olduğunu fark etti. Alnında boncuklanan terleri elinin tersiyle silerken, göz ucuyla hâlâ vcd de devam eden Hazreti Meryem filmine baktı. Filmi izlerken uyuya kalmıştı. Dağılan saçlarını toparlayarak sehpanın üzerine çıkarıp koyduğu tahta tokasıyla sıkıca bağladı.
İçindeki korkuyu biraz yenmişti. Arkasına yaslanmış olduğu halde, filme bakmaya devam etti. Ne tuhaf, daha biraz evvel rüyasında gördüğü sahneyle iç-içeydi sanki filmin kareleri. Rüyasında, elinde yeni yazdığı bir hikâye metni olduğu halde şehre inmişti. Mitolojik kıyafetler içindeki kişilerin hepsi de şimdiki hayatında edebiyat dünyasından tanıdığı kimselerdi. Son zamanlarda bu uyku ile uyanıklık arasında gördüğü garip düşler fazlalaşmaya başlamıştı.
Zihni, gördüğü düşlerle meşgulken, deminden beri zihninin diğer yarısıyla izlediği filmde nihayet bitmişti. Kumandaya basıp kapattı televizyonu. Bir süre arkasına yaslanıp zihnini iyice toparlamaya çalıştı. Acaba, tatil günü de olsa, kültür merkezine gidip yarım kalan birkaç işini mi bitirseydi, yoksa arkadaşlarından birini arayıp iki laf mı etseydi? Belki de sinemaya gitmek de iyi bir fikirdi.
Yerinden doğrulup duşa girdi. Eti ve derisi bir tuhaf kokuyordu sanki… Su değdikçe taze bir ölü gibi kâfurun kokuyordu derisi… Neydi?.. Bu yaşadıkları neydi?..
Giyinip sokağa çıktığında, vakit öğleyi çoktan geçmişti. Altıparmak’tan, Timurtaş Paşa durağına kadar yürüdü. Oradan, yukarı, Saltanat Kapı’ya doğru ilerlemeye devam etti. Saltanat Kapı’ya doğru çıkarken, dönüp sağ tarafta Okçu Baba’nın türbesine bir Fatiha gönderdi. Saltanat Kapı’dan sola saptığı sokağın sonunda bir apartman köşesinde metfun “Köpüklü Baba Hazretleri’ne” selam verip ilerledi.
Ne güzeldi sur diplerindeki bu eski sokaklar. Zaten Sude, köhnemiş eski yapıları, onların viraneye dönmüş odalarını ve kimselerin farkında olmadığı örümcek tutmuş izbe sur diplerinde dolaşmayı çok severdi. Kimselerin cesaret edemediği ücra köşeler de inadına onun önüne çıkıyordu sanki. Ne zaman sokağa çıksa, Bursa’nın bütün eski sokakları ve evleri sırlarını ifşa eden kadınlar gibi kucak açıyorlardı ona hemen. Evlerdeki, sokaklardaki, taşlardaki hikâyeler, ondan kaçmayan garip varlıklar gibiydiler.
Zaten karanlığa her baktığında görüyordu onları Sude. Gözlerini yumduğu anda daha başka varlıkları da fark ediyor, ancak gördüklerine bir anlam veremiyordu. Karanlığın içinde garip bir ışık vardı sanki…
Üftade Hazretleri’nin türbesine vardığında derin bir nefes aldı. Türbenin önündeki banka oturup bir süre etrafı seyretti. Tatlı minnoşlar yine boyun kıvırmış uyuyorlardı mezarların arasında. Tam arkasında yeşil parmaklıklar içinde “Garip Kutup İbrahim Efendi Hazretleri” yatıyordu.
Daha birkaç ay evvel Hüdâî Hazretleri’nin ciğer sopalarını çalmak üzere gittiği Üftade Dergâhı’nda da garip düşler görmüştü. Üftade Hazretleri ona;
“Âşık olana verilir sır, demişti. Sen sırlarını gönlünde saklı tut! Aşk sınanmaz kızım, âşık sınanır. Ateşe düşen demiri ellerinle tutabilir misin? Yan ki, yangınınla büyüyesin! Seversen bizimle büyüyeceksin. Ama hep büyüyeceksin... Yanmak sırdır evladım... Bu sırra ulaşmaksa ömre bedeldir!”
“Bedeli ağır o halde!..”
“Her ne olursa olsun dede, ömre bedel olan nedir bilmeliyim. Bu bedel karşılığında beynimin çengeline asılacak sırlar nedir bilmeliyim!..”
“Ama hayatına mal olacak evladım...”
“Hiç olmamış gibi mi olacağım dede?”
“Hiç olmamışçasına yok olacaksın!.. Külün bile kalmayacak!..”
Gözyaşları yanaklarından akarken türbeye baktı. Ne çok seviyordu Üftade Hazretlerini. Ne zaman türbeye girse, sanki hayatta imişcesine ona koşup sarılmak, kucaklamak isterdi. Baktıkça içine ferahlık veren ve göğsünü şişmekte olan bir evren gibi genişleten tek renk işte bu sarıktaki “yeşil” renkti.
Oturduğu banktan kalkarak içeriye girdi. “Edeple giren, lütufla çıkar” diyordu büyük bir levha.. Her zamanki adaba uyarak selam verip, yanı başına geçti. Dualarını bitirdikten sonra geri geri adım atarak türbeden çıktı.
*** *** ***
Türbenin arka tarafındaki merdivenlerden caddeye inip Eskici Mehmet Dede’nin cadde kenarındaki mütevazi türbesinin yanından geçerken daha bir içlendi. Keşke öyle bir Eskici Dede şimdi de yaşasaydı. Sokak aralarından yürüyüp, Maskem’deki Karabaşî Tekke’sine vardı nihayet. Burası şimdilerde tasavvuf kültürüne hizmet eden bir kültür merkezi idi. Tekke’nin başında tasavvufi geleneğe uygun olarak bir Üstad bulunuyordu. Sude, vazife yaptığı kültür merkezlerinin içinde en fazla bu tekkeyi seviyor ve elden geldiğince sohbet ve sema gösterilerini kaçırmamaya gayret ediyordu.
Allah’ın sevgili kulları ve bu güzel mekânlar ne de füsunkâr bir iklimdi. Hazirede metfun Yakup Çelebi Hazretleri, o güzeller, onların nazarlarında ve tasarruflarında olmak ve bu lahuti atmosferlerde bir an bile olsa vakit geçirebilmek…
Tekke’nin bahçesindeki tahta masalardan birine oturup, hazireye baktı. Derviş Halil Baba çoktan giz kokulu çayını getirmişti bile.
“Hoş geldiniz Sude Hanım, afiyettesiniz inşallah…”
“Hoş bulduk, Halil Efendi Amca, elhamdülillah iyiyim işte…”
Çayını yudumlarken, Üstad ile aralarında geçen son görüşme zihninde canlandı yeniden. En son katıldığı zikrullah halakasında “Yâ Hayy” zikrine geldiklerinde aniden bir elektirik akımına tutulmuştu bedeni. Ne olduğunu anlayamadan dönmeye başlamıştı. Deprem miydi bu? Güçlü bir zembereğin ortasında hızla döndürülüyordu. Kozmik bir fırtınaya tutulmuş gibi taş ve toprak sesleri geliyordu kulağına.Zikrullhtakilerin sesleri git gide uzaklaşıyordu ondan. Gidiyordu sanki Sude… Gidiyordu… Tek bildiği “Allah var, gidiş yalnız ona” idi.
“Aç gözlerini Sude” diyen çavuşun sesiyle gözlerini açmıştı. Sanki tavana asılı kalmıştı da, yere çakılmak üzereydi! Düşmemek için ani bir manevrayla başıyla birlikte kendini geri atmıştı. Zemberek hâlâ dönüyordu. Eğer bu bir depremse, bütün dünya yerle bir olmuş olmalıydı. Zemberek döne döne nihayet yavaşladı… Yavaşladı ve durdu…
O günden sonra yazamıyordu Sude. Ne zaman eline yazmak için bir kalem alsa, adeta susuzluktan kurumuş bir diken haline geliyordu. Bir defa da rüyasında kendini parmakları taşa gömülü bir yaratık olarak görmüştü. Yazdıkça gömülüyordu parmak uçları derine, en derine…
İşte o gün bütün bu yaşadığı halleri anlatmıştı Üstada.
“Çok korktum efendim, beni kurtarın bu hallerden” demişti.
Sevgili Üstad, güzel sakallarını sıvazladıktan sonra tatlı tatlı gülümsemişti;
“ Mââşaallââh!.. Neden kurtulmaya çalışıyorsun ki Sude? Korkma, ahretle arandaki duvarlar yıkılıyorsa, korkmayacaksın. Hem sen tasavvufi hikâyeler yazmıyor muydun? Ötekiler kal ile yazıyor, sen hâl ile yazacaksın inşaallah bundan sonra...”
Üstada bakarken kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkmış ve;
“Eyvaaah, yandım ben, ” demişti içinden. Çünkü bir sonbetinde Üstad, manevi halleri anlatırken, kabirdekilerin hallerine vakıf olmaktan, cinnî ve melekî varlıkların görünmesine kadar bir çok hallerden bahsetmişti. Bunlardan sadece tekini yaşasa acaba bir daha iflah olur muydu ki?
Üstad, içinden geçenleri anlamışçasına sakalını sıvazlayarak gülümseye devam etmişti. Allah’ın sevgili dostları sakallarını sıvazlarken neden bu kadar sevimli oluyorlardı ki?
“ Bak yavrum, karanlıkta kalmaktan korkma. Unutma ki, yitikler karanlıkta aranır. Aydınlıkta herkes, her şeyi görür. Gizler, hazineler ortalık yerde olmaz, evlerin mahzenlerindedir hepsi. Ruhunun mahzenlerine girmeden, o mahzeni kazıyıp hazineleri keşfetmeden evin odalarında boş yere dolaşma.
Karanlığıyla irkilten o mezara girmeden, gittiğin ve geldiğin yollardaki şeyleri anlatamazsın insanlara. Bu kadar tarihi mekânlar, velilerin türbeleri, herkese anlatmazlar kendilerini. Anlatılamayanlar asırlardır üst üste birikti. Anlatılmamışları anlatmaktır kalemi oynatmaktaki hüner. Şimdiye kadar hikâye kahramanlarına insanların tanımadığı hangi manayı söylettin? Hangi gizi keşfettin?”
Sude, bütün bunları düşünürken, bu sabah gördüğü düşü hatırladı. Düşündeki kahramanlar da ona aynı şeyi söylemişlerdi. Yazımın başlangıcı burada.
Devamını okuyun...>>
Konuşan Hikâye (1)
-Kurşun Kalemin Orucu-
(Altıncı Hikâye)
“Artık, ye, iç, gözün aydın olsun.
Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki;
“Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım,
bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.”
(Meryem Sûresi,âyet;26)
- Şeyh Hamidûddîn-i Velî Hazretlerine-
“Evliyanın ayak tozu aramıza döndü demek…
Ancak bu kez yalnız değil… Elinde bir hikâyesi var…"
Yazımın başlangıcı burada.
“Bu senin hikâyen mi?”
“ Ancak… Bu nasıl olur?”
“Bunu yazmaya nasıl cesaret etmiş?”
“Evet!.. O bunu yazmamalıydı?”
“Bu hikâyenin kendi hikâyesi olduğunu itiraf ediyor!”
“İnanılır gibi değil!..”
“ Hayır!.. Hayır!.. Sude, nasıl böyle bir hikâyeyi yazdın? Hepimiz ümidimizi sana bağlamıştık!”
“ Bu ne utanç Sude! Dedelerinin gözü aydın!”
“Sen iğrenç ve çirkin bir iş yaptın Sude! Sen günahkârsın Sude! Günahkâr!”
Ne görüyorum Sude! Nasıl inanayım”
“İnanılması güç değil kıymetli başyazarımız! Size halkı aldattığını söylememiş miydim? Bu ikiyüzlü kız hepimizi aldattı!.. Samimi bir şekilde aramızda yazdığını sanıyorduk, ama şimdi ne görüyoruz? Elinde bizim düzenimize uymayan, hiçbir saygın yayınevinin neşredemeyeceği tuhaf hikâyeler var! Kendini yüce velilerin izinden giden ehl-i tasavvuf bir şey sanıyor! İrfan dünyamızın vay haline!.."
“Tüh sana! Böyle mi yazacaktın!”
“Sude… Ne oldu kızım?.. Nerelerdeydin?..”
“Sude!.. Evliyanın ayak tozu… Dedelerin evliya idi… Hocaların ve seni seven yazar abilerinin hepsi de saygın ve onurlu kalemler!.. Bu utancı nasıl taşırsın?”
“ Onu asmalıyız!.. Bu düzene karşı gelen kalemlere verilen cezadır!”
“ Eveeeet!..”
“Asalım onu… Hatta yakalım!.. Cezasını çeksin!..
“Yakılmalı!..”
“Ateş!.. Sadece ateş onu paklar!..”
“Sude… Konuş kızım… Kendini savun…”
“Konuşsun mu? Görmüyor musunuz? Nasıl da zamanın da susma orucu tutmuş!.. Kuşkusuz, yerinde kim olsaydı, aynı şeyi yapardı!”
“Konuş!.. Konuş!.. Orucunu boz!.. Kimin emriyle oruç tuttun? Kendini kurtarmak için bile konuşmayacak mısın? Orucun kabul edilir mi sanıyorsun?.. Bu kara hikâye nedir? Söyle!.. Söyle!..”
“Bu da ne demek oluyor? Neye işaret ediyorsun sen? Hikâyeye mi soracağız yani? Bizimle alay ediyor bu kız! Bu da yeni bir oyun! Bizden hikâyesiyle konuşmamızı istiyor! Sen bizi deli mi sandın?”
“Tasavvuf mafavvuf aklını başından almış bu kızın!..”
“Biz hikâyedeki kahramanlarla nasıl konuşalım?”
“Görüyor musunuz ne günlere kaldık? Sude, hikâyesiyle konuşmamızı istiyor!! Şu halde ne bekliyorsunuz? Öne çıkın ve bu hikâyeyle konuşun! Sayın yazarlar, hikâyeciler, büyük edipler, romancılar, ülkenin büyük yayınevi sahipleri, bilginlerimiz, niçin bu isteği yerine getirmiyorsunuz? Gerçekten de bu iş büyük cesaret istiyor! Şu halde izin verin, önce ben konuşayım… Evet, ben burada bulunan ve tanık olanlar adına onunla konuşacağım… Ey konuşan hikâye siz kimsiniz, kendinizi tanıtın ki hepimiz sizi tanıyalım!..”
Ve o zaman hikaye dile geldi…
Devamını okuyun...>>
Aynadaki Münzevi
Beni Yokluk Isırdı!.."Gelsin beni yokluk akrebi soksun
Bir zehir ki hayat özü faniye "
N.F. Kısakürek
Sonbaharın sarı benzi evlerin pencerelerine loş bir perde gibi inmişti. İnsanlar, sarı yapraklarla birlikte kış odalarının sıcaklığında kendi ruhlarına sığınıp bir dahaki yaza kadar yeniden dirilmeyi özlemişlerdi belki de. Bu kadar sarı yapraklar, yağmur ve çamurdan sonra kış gelecekse gelsin artık diyorlardı.
Sude, bütün yaz sığındığı dağ evinden şehre bakarken böyle düşünmesine rağmen hemen cayıyordu bu düşüncesinden. Bütün o güzel yaz mevsiminin, gece yıldızlarla birlikte dağların zikrine, otların, böceklerin dostluğuna geri dönüyordu hafızası…
Sahi niçin geliyordu ki her sene bu sonsuz dağ ülkesine? Sanki… Sanki çok eski zamanlardan beri yaşamıştı buralarda… Şu gündüz mavi bir tülbent gibi başına bürünen gökyüzü ve altındaki yemyeşil seccadeden mescid kılınan yeryüzüyle sanki daha asırlar evvelinden bir tanışıklığı vardı…
Boşlukta bir balon gibi şişip duran şu sonsuz evren son söz söylenip de patlayıp sönene dek sürecekti bu tanışıklığı da kim bilir?
Bakışları şehrin uğultulu semalarında gezinirken dizlerinin üzerinde duran ajandasındaki kocaman boş beyaz kağıda gülümseyerek baktı. Henüz hiçbir kelime yazmamıştı… Kelimeler… Kelimeler söz yurdunun mübarek toprağıydı sanki… Kuvvetli bir özden beslenen o bereketli kelime toprağından ne kadar mânâ devşirecekti kim bilir…
Başını kaldırıp mavi bir tülbent gibi dalgalanan sonsuzluğa baktı… Dudakları susuzluktan çatlamış pınarlar gibi söz dileniyordu sonsuz kudretten. Her şeyin kaynağı oydu. Sözün ve sükûtun bile…
Çokça sükut eden bir kızdı Sude. Koyu sarı saçlarının üzerine doladığı örtü beyzi yüzünü garip bir safiyete sokuyordu.
Öfkesinin doruğa çıktığı zamanlarda bile asla çatık iki kaş ifadesini alamayan yüzüne en fazla derin bir keder otururdu. Şimdi sakin ve huzurluydu… Sözün ve sükûtun sahibinin mekânında sözler ışık gibi çarptıkça ruhuna, kendi kendine bakan bir ayna misali seyre dalıyordu bütün âlemi…
Zaten kelimeden, heceden, sözden, harften ve sesten önce sükût vardı âlemde… Derin, neftî bir sükût… Bayıltan bir kafirun kokusu gibi belki nefesi hissediliyordu ilkin… Sonra bu derin sükût zamana çarptığı anda başlamıştı kâinatın çarkıyla birlikte dönmeye… Ve söz çark etmişti âlemle birlikte “Hayy Allah” diye… Kâinatın kalbinde dönen bu çarka tempo tutmuştu çamur atom atom dönerek…
Çamur…
Bir damla siyah balçıktan başka neydi ki insan? İnsan toprak demekti.. Toprak bütün mânâların bağrından devşirildiği sonsuz ve mübarek bir varlıktı. İki damla su atmosferde çarpışınca rahmete dönüşüyordu. Su küle çeviriyordu harlı ateşi. Ama düşmandı ateş toprağa…
Bir avuç siyah balçık!
Kandan ve çamurdan yoğrularak atmaya başlayan bir yürek!.. İşte yüreği o günden beri atıyordu Sude’nin. Henüz siyah bir balçık içindeyken ruhu, 'kalû belâ'dan seslenen o sese şöyle karşılık vermişti; “Sen benim Rabbim’sin.”
Bunu düşününce iki damla gözyaşı aktı yanaklarından… Ezelde verdiği bu sözü tekrar hatırlamıştı ruhu...
Ansızın gözleri bomboş kaldı bebeklerinde. Hayat bir iğne deliğinden geçer gibi sanki gözlerinden ruhuna dolmuştu. İlham böyle bir şeydi işte… Boşlukta Cebrail’in gözbebeklerine takıldığı noktada bir nazar olarak gözlerinden ruhuna boşalıyordu kâinat… Öyle zamanlarda yazıyordu işte… Kendini toprağı eşelemeye çalışan bir gece varlığı gibi hissediyordu. Bu hâl üzerinden geçene kadar hummaya tutulmuş bir hasta halinde yazıyordu. Nazar, gözlerinden çekildiği anda başı defterin üzerine düşüyor ve o yaratık yavaş yavaş eski halini alıyordu…
Belki de yazmak bir sessiz çığlıktı sadece! Balçığın yerden dirilirken sonsuzu çınlatan sessiz çığlığı! Ağaçlar meyveye durdukça, ekinler bar verdikçe, sonsuza yol alan bir çığlık… Belki de bu çığlıkların ezeldeki yankısıydı şimdi gelip gözbebeklerinden ruhuna akan kelime ırmağı da…
Yine böyle bir cezbe halinde kaleminden dökülen ırmağı, nihayet bir hikâye göletine toplanmışlardı bile. Hikâye bitince kendini çimenlere sırt üstü bıraktı. Gözlerini kapayıp bir müddet dinlendi.
Şehre, hayatın içine dönmeye ve yazılarıyla var olmaya hazırdı artık. Gurubun kızıllığa durmasıyla ruhunu saran tatlı telaşın ürpertisini hissetti ruhunda… “Vakit yaklaştı…” diye mırıldandı…
Ajandasındaki hikâyesine göz gezdirdikten sonra son bir kez dana baktı şehrin kararan ufkuna… Artık bu münzevi hayattan ayrılmanın, şehrin kalbine akmanın zamanı gelmişti. Cici annenin aşağılardan gönderdiği ıslık, namaz vakti olduğunun bir habercisiydi. Bu ezan haberiyle birlikte derhal yerinden doğrulup toparlanarak kâinatın sahibinin önünde el bağlayıp huzura durdu. Huşu ile kıldığı namazın ardından ellerini açıp yaradanına yalvarışa geçti…
“Rabbim!..
Sen iyilerin ve kötülerin de Rabbisin…
Bana iyilik ver… Biliyorsun ki, bütün varlığımı sana adadım. Bugüne kadar senin rızan olmayan hiçbir şey yapmadım… Senin rızan için bütün dünya titrlerine ve dünya istikbaline hiç düşünmeden arkamı döndüm. Senin rızan dahilinde dünya eğitimimin kapısı yüzüme kapandı. Şimdi tek sermayem bu yüreğim ve yüreğimin ucunda atan bu kalemim…
Bütün varlığım senin Rabbim!...
Beni sen var ettin… Binlerce ışık huzmesinden yaratılan moleküllerim senin kudret elinde şekillendi. Kandan beslenen bedenimi dünya üzerinde bembeyaz bir sütle rızıklandırdın. Kainata savrulmuş milyarlarca yıldız tozundan oluşmuş varlığım belki de tekrar toprak olduğunda savrulacak dünya çöllerinde…
Bütün varlığımla huzurundayım Rabbim!
Şimdiye kadar bana verdiğin ve vermediğin her şeyle… Kaybettiklerim ve kazandıklarımla birlikte rızana kabul et bu fakireyi… Onu bir an sensiz bırakma. Kelime toprağında devşirilmeyi bekleyen bu kadar hikâyesiz yüz peşime düşmeden evvel bana, toprağın derinliklerinde olgunlaşmayı bekleyen bir tohumun sabrını ver!
Ben ki, çöllerde yağmur bekleyen garip bir bedevinin gözlerindeki o sonsuz bakış gibiyim… Ben yoklukta kendi yankısını arayan ezeli aşkın ezgisiyim belki de…
Bana inayet et Rabbim!..
Amin…
Devamını okuyun...>>
Lâ Edrî
- Ben senin eksik kalan sözünüm.
Annesi odaya girerek perdeleri açtı. Uyanmıştı. Pencereyi açtığı için annesine kızdı.
- “Of anne yaa! Of anne yaa!” diyerek yorganı başına çekti.
Annesinin bu mızmızlanmaya pek aldırış ettiği yoktu.
- Hadi benim güzel kızım. Kahvaltıyı hazırladım. Biliyor musun dışarıda çok güzel bir hava var bugün..
Yorganın altındaki mızmız ses cevap verdi:
- Hayır anne!.. Bilmek istemiyorum. Hatta ben artık hiçbir şeyi bilmek istemiyorum!..
Annesi yorganı kaldırıp gülümsedi.
- Neden güzel havaya karşısın? Güzel hava insanı neşelendirir.
- Güzel havaya karşı değilim anneciğim, güzel havaya hiç karşı değilim, sadece nasıl olduğunu bilmek istemiyorum.
- İyi… Sen bilirsin… diyerek üstelemedi annesi.
Annesi gittiğinde hırsla yorganı başına çekti. Artık hiçbir şeyi kesinlikle bilmek istemiyordu. İnsanların ne konuştuğunu, ışığın nasıl yakıldığını, yağmurun nasıl yağdığını, günleri, ayları, yılları, mevsimleri, kısaca on yedi yıllık ömründe neler öğrenmişse, hepsini unutmak istiyordu.
Bu düşüncelerle tekrar uyku boşluğuna dalacaktı ki annesi odasına gelerek usulca yorganı kaldırdı.
- Artık neyi bilmiyorsun güzel kızım?
Çocuksu bir masumiyetle dudakları büzüldü.
- Hâlâ her şeyi biliyorum anneciğim. Bugün havanın nasıl olduğunu bilmesem de yarın nasıl olacağını tahmin edebiliyorum. Hâlâ yağmurlu, karlı, güneşli günleri hatırlıyorum çünkü…
Annesi gülümseyerek kızının yanaklarından öptü.
- Bizim bilmediğimiz tek şey, sonumuzun nasıl olacağıdır, bu kâfi değil mi tatlım?
Bakışlarıyla, galiba haklısın, demek istiyordu.
Kahvaltıya oturduklarında hâlâ mahzundu. Çayını doldururken annesi sordu:
- Bir hikâye yarışmasına katılacağını söylemiştin kızım, nasıl? Bir şeyler yazabildin mi?
- Henüz başlayamadım anne. Biliyorsun ben daha önce hikâye yazmayı hiç denemedim. Edebiyat hocamız yazdığım şiirleri ve kompozisyonları çok beğeniyor. Bana çok güzel hikâyeler yazabileceğimi söyledi. Ama ben kendimden emin değilim. Neden diye sorarsan…
Annesi ilgiyle dinliyordu kızını. Son günlerdeki huysuzluğunun bu yazamama sıkıntısından kaynaklandığını fark etmişti pek tabii ki. Bunlar da çıkacak hikâyenin doğum sancılarıydı. Ama kızı bunların henüz farkında değildi.
…
Kahvaltıdan sonra odasına çekildi. Televizyonu açıp kanallarda rastgele gezindi. TRT 2’de önemli bir şair sohbet ediyordu. Onu ilgiyle dinledi. Okuduğu şiir tuhafına gitti. Büyük şairler ne kadar da anlaşılması zor şiirler yazıyordu. Acaba kendisi de büyüdüğünde böylesi şiirler yazabilecek miydi, dahası gözlüklerinin üstünden bakıp entelektüel açıklamalar yapar mıydı? Eşyanın ardındaki sırdan bahsediyorlardı. Eşyanın ardındaki sır da ne demek? Anlattığı şeylere hayranlık duymakla birlikte pek de akıl sır erdiremedi. Bu gece gördüğü düşü hatırladı. Düşünde uzun bir yolculuğa çıkmıştı ve karşılaştığı her insan ona “Ben senin eksik kalan sözünüm” demişti. Ne demekti bu? Yoksa yakında bir yolculuğa mı çıkacaktı? Çok düşündü. Acaba bu yazacağı hikâye için bir işaret sayılabilir miydi?
İçi iyice daralmıştı. Büyük bir yolculuk olmasa da dışarıda küçük bir gezinti iyi gelebilirdi. Üzerini değiştirip evden çıktı. Zamanı omuzlarında taşımaktan yorulmuş ahşap evler ve aralarına sıkıştırılmış emanet apartmanlarla dolu sokaklardan geçerek ana caddeye kadar geldi. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidecekti. Bu sabah karşılaştığı ilk insan annesiydi. Ona ne demişti? “Bizim bildiğimiz tek şey sonumuzun nasıl olacağını bilmeyişimizdir.” Çantasından ajandasını çıkarıp bu notu ayaküstü hemen kaydetti. Ardından o şairi hatırladı. O da eşyanın ardındaki sırdan bahsetmişti. Ruhunun bir mengenede sıkıldığını hissetti. Meğer ne kadar zormuş hikâye yazmak! Yoksa boyundan büyük bir işe mi girişmişti? Acaba bir hikâye yazmanın formülü olabilir miydi? Ya da hikâyedeki herhangi bir nesnenin niçin orada durduğunun izahı? Doğrusu, bilinçli olarak konulanlar dışında, koltuklar, sehpalar, bardak çanak kendiliğinden geliyordu sanki. Aklına takıldı. Peki ya insanlar? Onlarda mı kendiliğinden geliyor? İnsan hiç görmediği birinin hikâyesini yazabilir miydi?
Henüz bunların cevabını bilmiyordu, ama elindeki bilgileri yan yana getirince ‘sonunun nasıl biteceğini bilmediği hikâyesine, eşyanın ardındaki sırrı aramakla başlayabileceğine karar verdi. Kendini kanının akışına uygun bir sezgiye bırakmıştı. Bu sezgi sabah o şairin anlattığı gibi ‘bir natüralistin objektif gözlemine’ benzemiyordu. Gittikçe büyüyen bu ruh hâliyle ona hiçbir şey imkânsız değilmiş gibi görünmeye başlamıştı. Mesela neden kuşlar uçarken arkalarında bembeyaz bir çizgi bulutu bırakıp geçmesinler gökyüzünden? Neden o yediye sayıncaya dek otobüs durağa gelmesindi? Bu sevinç ürperişiyle gökyüzünün bir gemi geçerken denizin yarılışı gibi yarılıp arkasından tekrar kapandığını tahayyül etti. Demek hikâyeci olmak aslında pek eğlenceli bir şey olabilirdi.
Sahaflara gelmişti. Kitapçının birine girerek ‘rast gele’ bir kitap seçti. Artık biliyordu ki bu ‘rast gelmek’ fiili onun için bir tesadüf değil, çıktığı hikâye yolculuğunun eksik kalan sözleriydi. Elindeki kitabın kapağını okudu. “Gönülden Akışlar.” Kapakta bir yığın kalp vardı ve büyük bir kalbin içinden nehir akıyordu. ‘Rastgele’ bir sayfa açtı. “Şair rahat yazar ilhamı gelse / Kalemi tutan el hünerli else/ Hayatın bir tablo kadar güzelse/ Bunun kıymetini bil nakış nakış.”
Okyanusun dipten gelen bir deprem sonucu aniden kabarıp dev dalgalar oluşturması gibi, vücudundaki bütün sıvı ayak parmak uçlarından başlayarak yükseldi ve göz pınarlarından bir sel gibi boşalmaya başladı. Kitapçıdan hızla çıkıp aynı tempoda cadde boyu yürümeye devam etti. İnsanlar ve arabalar telaşlı, huzursuz, homurdanarak ilerliyorlar. Nereye? Ve hayat ne ki? Zamanın akıp durduğu bir nehir.. İçindeyken hiçbir şeyin hissedilmediği o büyük ve büyülü akış. İnsan ancak dışına çıkınca ve sabit bir noktada durunca görebiliyor önünden akıp giden bu gidişi. Aniden durdu. İki yanından insan seli akmaya devam ediyordu. Bu bir hikâyecinin duruşuydu. Kıyıya çekilir gibi kaldırımın kenarına çekildi.
Kaldırımın kenarında ağır ağır yürüyordu. Vitrinler zarif zarif, dost dost göz kırpıyorlardı. Başka bir dünyadan ışınlanan renklerle aydınlatılmışlardı sanki. Bir hikâyecinin caddelerin dostluğuna çok ihtiyacı vardı demek ki. Kapalı çarşıya girerek küçük bir antikacı dükkânının önünde durdu. Vitrinde antika eşyalar, yüzükler, küpeler, tespihler, minnacık süs kutuları, vardı. Usulca içeriye girdi. Dükkân sahibi yaşlı biriydi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlüklerinin üzerinden sevgiyle bakıyordu.
- Hoş geldiniz kızım, buyurun…
- Hoş bulduk efendim. Şey… Vitrindeki eşyalarınız hoşuma gitti de… Bakabilir miyim?
- Elbette, bakabilirsiniz evladım. Lakin bakmak kadar görmesini de bilmek lazım. Görünen âlemin dışında bambaşka bir âlem vardır. Gönül gözü bir açılıverse harikalar meydana gelir ki gördüğün şu eşyalar dile gelir konuşur. Ancak bu konuşmaları tercüme etmek herkesin harcı değildir. Eşyanın ardındaki sırra ulaşmak gerek.
İhtiyar tezgâhın arkasından kırık bir porselen parçası çıkardı ve:
- İşte! dedi. Bu tabağı bir sabah kırmıştım. Kırıkları toplarken parçalardan biri dikkatimi çekti. Üzerindeki çiçeği görüyor musun? Ben bu çiçeği bir yerden tanıyordum sanki. Hâlbuki yıllardır kullandığım bir tabaktı?
Neden o güne kadar fark edememiştim? Görüyor musun? Bunun hikâyesini kim yazabilir ki?
- Ben! diye atıldı. Ben yazabilirim. Bir hikâye yarışmasına katılacaktım, eğer yardım ederseniz bu hikâyenin izini ben sürebilirim efendim…
İhtiyar bilgece gülümseyerek başını salladı.
- Hımm… ‘Kalemi tutan el, hünerli else’ neden olmasın? Söyle bakalım adın ne senin küçük yazar?
- Su efendim, Ayşe Su…
- Hıım… Bana da bu çarşıda Ermeni Nisyan Baba derler.
Ayşe Su’nun gözleri dükkânı dolduran eşyalardaydı. Bir an önce onların ardındaki sırra ulaşmak istiyordu.
Daha fazla dayanamayarak sordu.
- Eşyanın ardındaki sırra nasıl ulaşılır Nisyan Baba?
Nisyan Baba bilgece gülümseyişini sürdürüyordu.
- Çok kolay evladım… Hemen bir eşyanın arkasına bakmakla başlayabilirsin buna.
Çok şaşırmıştı. Bir süre ciddi olup olmadığını anlamak için masum masum yüzüne baktı. Sonra yerinden kalkıp gözüne önceden kestirdiği eski çini bir tabağı duvarda asılı yerinden çıkardı ve arkasını çevirip baktı. Eski harflerle bir şeyler yazılıydı. Getirip Nisyan Babaya gösterdi.
- Ben eski yazı bilmiyorum efendim, ne yazıyor ki burada?
Nisyan Baba gözlerini adamakıllı belleterek yazıyı okudu.
- Burada ‘Lâ Edrî yazıyor.
- Lâ Edrî mi? O da kim?
- Kim olacak bu tabağı çizen usta.
- Kim bu usta? Yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü? Kaçıncı yüzyılda yaşamış?
- Bilinmiyor. Lâ Edrî bilinmeyen demek zaten.
- Neden bilinmiyor?
- O kendisinin bilinmesini istememiş de ondan. Çok eski devirlerde çini ustaları yaptıkları eserlerin sırrını hiç kimseye söylemezlermiş. Boya reçetelerinin sırrını yalnızca kendilerine saklarlarmış. Bazıları da eserlerinde yalnızca kendilerinin ya da kendileri gibi bakıp görecek gönül gözü açık kişilerin fark edebilecekleri bir eksiklik bırakırlarmış.
- Neden?
- Çünkü eksiklikten ve noksanlıktan münezzehliğin yalnızca Allah’a (c.c.) mahsus olduğunu hem kendilerine hem de diğer insanlara hatırlatmak için. Yani çok mütevazı imişler eski zamanların sanatçıları. Şimdi duymuyor musun ne diyorlar evlat? ‘Yaratıcı sanatçı!..’
Nisyan Baba’nın anlattıklarını büyük bir şaşkınlıkla dinleyen ‘küçük yazar’a sesinin olanca bilgeliğiyle teklifte bulundu:
- İstersen bu parçayı sana ödev vereyim, dedi. Bu akşam bu parçadan esinlenerek bir hikâye kurgula ve yarın getirip bana oku. Bakalım neler çıkacak, olmaz mı?
Sevinçle kaptı elinden parçayı. Kendine hakim olamayarak boynuna atladı.
- Teşekkür.. Çok teşekkür ederim Nisyan Baba.. Çok iyisiniz.
Vakit bir hayli ilerlemişti. Bir an önce eve gidip hikâyeye başlamak için can atıyordu.
…
Eve vardığında kendini hemen odasına attı. Çalışma masasına oturarak hikâye yarışmasıyla ilgili katılım şartnamesini okudu. Jüri üyeleri, ünlü yazar ve profesörlerden oluşuyordu. Onun gibi birinin hikâyesini beğenirler miydi? Ajandasını çıkarıp yazmaya başladı. Önce hikâyesine bir isim bulmak istedi. Fakat sonunun nasıl biteceğini henüz kendisi de bilmediği için bunu en sona erteledi.
…
Nisyan Baba Feriköy’de yaşayan eski Ermenilerdendi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Karşıdan bakılınca bu kaba ve çirkin kalıbın içinde onunki kadar hassas ve duygulu bir ruhun bulunabileceği tasavvur dahi edilemezdi.
Kalem kâğıdın üzerinde kayarak ilerliyordu. Bu sabah sahaflarda ‘rastladığı’ Hakkı Cengiz Alpay’ın ruhunun kendisini alkışlamakta olduğunu hissedince sevinç doluyordu yüreğine.
Nisyan Baba bu sabah kahvaltı sofrasını toplarken bir tabak düşürüp kırdı elinden. Kırıkları toplarken gözü birden kırıklardan birine takıldı. Üzerinde çok garip bir çiçek vardı. Daha önce gördüğü bildiği çiçeklere benzemiyordu. Laciverde çalan daha çok bir lahor mavisi akışkanlığındaki gibi.. Sanki… Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi…
Kırık parçasını masanın üzerine koyarak dakikalarca düşündü. Bu çiçeği sanki bir yerden tanıyordu. Ama nereden? Hâlbuki yıllardır kullanırdı bu tabağı. Bu tuhaf çiçek yıllardır nerelere saklanmıştı da daha önce fark edememişti. Sonra bir güle sarı, kırmızı, pembe renk dururken koyu lacivert rengi veren ustanın da bir bildiği vardı her hâlde. Böyle yapmakla bu nadide güzelliği dikkat çekmeden saklamak istemişti belki de… Evet, bu desen tarifsiz bir titizlikle çizilmişti. Sonra bir hal olmuş ustaya.. Bir hal... Saklamış çiçeğini yapraklar dallar arasına ki asırlar sonra kendisini bulacak sahibinin elinde yeniden dirilmek için el değmeden beklesin diye.. Nisyan Baba bu deseni çizen usta ile aralarında gizli bir rabıtanın olduğuna inanmaya başlamıştı. Sanki bütün bunları daha evvel yaşamıştı. Ama ne zaman?
Dokununca gevşeyen bir şeydi sanki zaman. Hiç şüphesiz ki insan hayatında beklenmedik rastlantılar olduğunun farkındaydı Nisyan Baba. Bir ustanın kendini fark ettirmek için farklı bir yolla, gizliden gizliye, kelimelere dökülmeden yaptığı ustaca taktikti bu. İşte o ufuk çizgisinde hikâyelerin tayy-i mekân yolculuğunda, Hızır’ı arayan peygamber gibi bir usta aranmalıydı. Bir usta evet.. Gözlüklerinin üstünden sevgiyle bakan, nur yüzlü aksakallı, düşüncelerini ve söyleyeceklerini bakışlarıyla, duruşuyla farklı bir şekilde anlatan ya da çizdiği desenlerde, süslediği eşyalarda dile getirmeye çalışan, insanları irşada çağıran bir çini ustası olamaz mıydı? Pekâla mümkündü bu…
Nisyan Baba artık kesinlikle emindi ki bir yerlerde böyle bir çini ustası yaşıyordu. Sessizce, nefes alıp verdiğini dahi kimsenin duymadığı, zamanı, hayatın manasını daha iyi anlamamızı sağlayabilecek, hayatımızda farkında olmadan yitirdiğimiz şeyleri bize nakışlarıyla, renkleriyle, çok uzaklarda da olsa uyarabilecek, en azından düşünmeye zorlayacak bir usta bir yerlerde yaşıyor olmalıydı. Bedeniyle o ufak kasabadan hiç çıkmamış ama kalbiyle çok uzak yerlere yolculuk eden o usta pek az yolcunun uğradığı aşk denizine ışık tutacak bir deniz fenerinde yaşıyordu belki de…
Kalemi elinden bıraktığında deminden beri yazanın kendisi olduğuna inanmakta güçlük çekti. Üzerine çöken ağırlık yüzünden gözlerini açamıyordu. Hikâyeye yarın devam edecekti.
…
Ertesi gün Nisyan Baba’yı ziyarete gittiğinde onu göremedi; dükkân kapalıydı. Esnaflardan öğrendiğine göre Nisyan Baba o gece vefat etmişti. Cenaze töreni yapılacaktı. Çok üzgündü. Demek hikâyesi yarım kalacaktı. Tam ayrılacaktı ki Nisyan Babanın yan komşusu ona bir paket uzattı. Sabah bir yakını getirmiş, uğradığında verilsin diye. Teşekkür ederek paketi aldı ve bir parkta oturarak paketi açtı. Kilitli bir defter ve kapalı bir mektup zarfı vardı. Önce zarfı açtı ve okudu:
Sevgili Kızım,
Eksik kalan sözlerini inşallah benim sırrım tamamlar. Ben Lâ Edrîmi bir sabah düşürüp kırdığım o tabakta buldum. Günlerce düşündüm. Sonra geçmiş zamanlardan bir ilkyazda çocukluğum çıktı karşıma. Bir Ramazan bayramıydı. Mahallenin çocuklarıyla birlikte bayram şekeri toplamıştık. Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesinin önündeki bahçede oturmuş, topladığımız şekerleri ve lokumları yiyorduk. Bir ara çocuklardan biri mavi kafesli bir mezarın üzerindeki gülü koparmaya çalışıyor fakat yetişemiyordu. Bütün çocuklar denedi olmadı. O sırada pamuk şekerci geçince çocuklar koşarak onun yanına gittiler. Ben kafama koymuştum, o gülü mutlaka alacaktım. Lakin kaç kere denediysem muvaffak olamadım. Ellerimi yüzüme koymuş müteessir bir şekilde düşünürken bir ses duydum.
- O gülü çok mu sevdin?
Ürpererek dönüp baktım. Mezarların arasında oturmuş derviş kılıklı biri vardı. Ben o kadar dolmuştum ki bir kelime daha konuşsa kendimi koyuverecektim. Derviş gülümseyerek.
- Mezardan gül koparmak güzel bir davranış değil. Üstelik o, bir aşığın gülü, dedi.
Ben şaşırmış bir vaziyette ona bakıyordum. O ise konuşmasına devam ediyordu:
- Evet, aşığın gülü. Unutma ki âşıkların kabrinde gül biter. O gülü çalmak yerine isteseydin sana verirdi.
Ben hâlâ şaşkınlıkla bir mezara, bir güle, bir de adama bakıyordum. Derviş elini başıma koyarak:
- Hadi, ne duruyorsun istesene… dedi. Ben de:
- Ey âşık gülünü bana verir misin? diye seslendim. O anda mezardan çıkan bir el, o çiçeği kopararak bana uzattı. Çiçeği elime aldığımda bir de ne göreyim? Çiçek lacivert bir renge dönüşmüştü. Ben de elimdeki güle bakarak dervişe sormuştum.
- Bu gül neden lacivert? Ben kırmızısını isterim.
Şöyle cevap vermişti:
- Bak yavrum, o gül ancak lafza-i Celâl, yani Allah (c.c.) ism-i Celîli okunursa kırmızıya döner. Yani sen ne kadar çok aşk narına yanarsan o da o kadar kızarır, bir gün gelir kıpkırmızı olur.
O günden sonra o lafzı ağzımdan hiç düşürmemiştim. Hatırlıyorum da çocukken İncil’i elime alarak saatlerce dua mırıldanmam annemi ve babamı çok mutlu ediyordu. Ben günlerce bir mucizenin olmasını beklerken, onlar böylesine dindar çocukları olduğu için Tanrı’ya şükrediyorlardı. Şimdi anlıyorum ki asıl mucize olağanüstü hadiselerin gerçekleşmesi değil, insanın sahip olduğu imanıymış.
Şimdi… Tamamladığın bu hikâyeyi yarışmaya göndermek istiyorsan sana bir ricam olacak. Lütfen ismini o hikâyenin altına yazma. O zaman beni ve sırrımızı ifşa etmiş olursun. Hem güzel bir eserde bir şeyin eksik kalması gerekmez mi? Ne dersin? Allah bahtını açık etsin ve kalemine kuvvet versin sevgili kızım. Nisyan Baba’yı fatihasız bırakma. Her Cuma.. Ve ben Eyyüp Mezarlığında olacağım aslında.
Mektubu bitirdikten sonra kilitli defteri açtı. Mesnevî’den rubailer yazılıydı. Sonra arasında kurutulmuş bir gül buldu. Gül, ateş gibi kıpkırmızı kesilmişti. Defteri kapayıp çantasına koydu. Eve gidip yarım kalan hikâyesini tamamladı. Başına büyük harflerle hikâyenin ismini yazdı: “Nisyan Babanın Tespih Çiçeği”. Daha sonra onu zarfa yerleştirdi ve üzerine şöyle yazdı: Gönderen: Lâ Edrî
Saliha MALHUN / Yağmur Dergisi, Sayı: 31 Nisan-Mayıs-Haziran 2006
Devamını okuyun...>>
Nasıl bir şehirde yaşıyoruz?
Bursa Bilgisi kitabında; “Nasıl Bir şehirde Yaşıyoruz?” ana temasıyla hem denizi hem dağı hem tarihi hem de doğal güzellikleri bünyesinde barındıran ender kentlerden birisi olan Bursa, tarihi, manevi, kültürel ve doğal değerleriyle ele alınmıştır.
Satın almak için:
http://www.yukselkitap.com.tr/vitrin/prddet.php?pid=3022
Devamını okuyun...>>
Tanpınar Ödülleri

Serin hülyasıyla çeşmelerinin;
Başındayım sanki bir mucizenin
Su sesi ve kanat şakırtısından,
Billur bir avize Bursa`da zaman.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Tanpınar Ödülleri, 2001 yılından beri her yıl Bursa'da Zaman şiirinin yaratıcısı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ölüm yıldönümü olan 24 Ocak'ta düzenlenen bir törenle edebiyatın değişik alanlarında Bursa üzerine üretilmiş eserlere verilen ödüldür.
Tanpınar'ın anısını yaşatmak ve Bursa üzerine oluşturulmuş edebiyat eserlerine yenilerini katmak amacıyla düzenlenen yarışma, Bursa Osmangazi Belediyesi ve Osmangazi Yerel Gündem 21 tarafından organize edilmektedir.
Yarışma, 2007 yılında roman alanında yapılacaktır.
Yarışma yıllara göre aşağıdaki edebiyat dalı ve konularda düzenlenmiş, şu sanatçılar ödül kazanmştır:
2001 - Deneme - Tanpınar ve Bursa Denemeleri - Yücel Balku, Koza'nın Kapıları
2002 - Şiir - Tanpınar ve Bursa şiirleri - Nuri Demirel, Bursa taşı
2003 - Mektup - Bursa'ya Ütopik Mektuplar - Saliha Malhun, Yeşil Kentin Papirüsleri
2004 - Makale - Tanpınar'ın Dünyasında Bursa :Taşlarda Gülen Rüya)- İsmet Emre, Tan'ın Pınar'a Eriştiği Şehir:Bursa
2005 - Hikaye - Geniş Zamanlı Hikayeler - İzzet Harun Akçay, Ceren
2006 - Araştırma -inceleme -Edebiyat ve Bursa - Ali Osman Dönmez, Tanpınar'ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa'da Zaman Şiirini Okuma Denemesi
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tanp%C4%B1nar_%C3%96d%C3%BClleri
Devamını okuyun...>>
Münzevi Dede'ye...
Sen de beni bırakıp gittin, artık dönmeyeceksin...
O tarifsiz kokunu ve güzel sesini duyamayacağım belki de… Ben tanısaydım insanları ve hayatı, bu kadar korkuyla ellerine sarılmazdım değil mi? Ben tanısaydım insanları ve hayatı, her defasında ruhum böylesine üşümezdi ve böylesine düşmezdi yanıma kolum-kanadım… Nedense hayat, kaybedeceğim her yakınıma karşılık, bana hep kendi başıma ayakta kalmam gerektiğini telkin etti. Sanki kendi kanatlarımla uçmayı bir an önce öğrenebilsem, hiç özlemeyecektim can parçalarımı. Sanki gövdeme iki kanat takıversem, başım göğe erecekti. Bu yüzden her sabah umutla uyanıp hayata koştuğumda, daha arkama dönüp bakmadan, en yakınımdakilerin yüzleri bir avuç toprak gibi ufalanıveriyordu avuçlarımda. Karşıma çıkan her yüzde bir ışık arıyordum, beni henüz çok uzaklardaki mutlu kendime ulaştıracak. Ama ne yazık ki, insanların gözlerindeki derin boşluğu gördükçe ürküp geri çekiliyordum.
Çocukluğumdan beri dinmek bilmeyen bir meraktır bende insan yüzleri… Kimin saf, kimin hin olduğunu hissetse de kalbim, bu konuda kendi kendimle dahi konuşmuyordum. Sanki, gizli bir dilden yüzlerini okumakla haklarına giriyorum sanıyordum. Hatta bazen benim için besledikleri menfilikleri bilmezden gelmek istiyordum. İnsanlar, yakınlarının yokluğundan önce, kendi varlıklarının endişesindeydiler. Hepsi de yakınlarının yokluğunda, evvela kendi perişanlığını görüyordu. Nasıl silinip gideceğini, yerinden sürüleceğini… Ben de farkında olmadan hayat ve ölüm karşısında nice kereler ikiye bölünmüştüm. Bir yanım hayatın içinde yaşıyor, diğer yanım hayat minderine oturup insanları gözlemliyordu.
İşte ben seni tanıdığımda böyleydim dede. Ben seni tanıdığımda iki hayat yaşıyordum. Biri yaşayan, biri yaşadığını ve yaşayanları seyreden... Sen, beni ilk defa o minderin üzerinde yüzükoyun kapaklanmış ağlarken buldun. Ben gördüğüm yüzler karşısında çok korkmuş ve hırpalanmıştım. Sen sonsuzluk duvarının önünde kollarını açmış beni bekliyordun. Öylesine gülümsüyordun ki, cennet; sarığındaki yeşille ödüllendirilmişti sanki. Öylesine diriydin ki, kâinatın hayat iksiri gözbebeklerinden zaman ırmaklarına doğru akıyordu… Ben, bütün bir ömrümü, senin sarığının o yeşiline ve gözlerindeki aşka verebilirdim dede… Ben bütün ömrümü senin o bir tek gülüşüne verebilirdim…
Ben seni o sonsuzluk duvarının önünde bana kollarını açarak gülümseyen halinle sevdim… Ben seni hep o halinle özledim… Hani bana gülümserken gözlerinin yanındaki çizgiler tatlıca kıvrılıp açılıyordu ya? Ben o anın gizini ve sırrını sessizce ve sevinçle ölene dek yaşamak isterim. Sanki seninle yüzyıllar süren bir rüyaya dalmıştım o an. Ben seninle bu hayatın dışında bambaşka bir evrene kaymıştım…
Sen kaybolup gittiğinde, ben bir rüyadan uyandım… Sen gittiğinde ben yapayalnız kalmıştım hayatın ortasında… Sen gittiğinde ben tekrar acılarımla ve korkunç yüzlerle baş başa kaldım. Senden evvel de birçok yakınımı kaybetmiştim. Ama hiç birisi senin gidişin kadar beni derinden sarsmamıştı. Sen kaybolup gittiğinde dede, ben hastalandım… Dünya, adeta bir bardak su gibi çalkalandı başımın üstünde! Her yerde seni aradım… Ama sen gitmiştin…
Şimdi seni özlesem de artık ağlamıyorum dede. Şimdi seni aramıyorum artık bile… Annem, teyzem, halalarım, Necati Dede’m hepsi günden güne yaşlanıp hastalanıyorlar… Ben onları arayıp sormakla ve senin gözlerinden aldığım sonsuzluk ırmağıyla tebessüm etmekle yükümlüyüm yalnızca. Çünkü biliyorum ki, ölüme yaklaştıkça sana yaklaşıyorlar… Çünkü biliyorum ki, içimdeki kimsesiz bıraktığın yaralı yüreğimden onlar şifa buluyorlar. Çünkü sen beni sensiz bırakarak yaşamayı öğrettin. Çünkü sen bana veda etmeden gittin… Çünkü sen bana böylece sensiz de yaşamasını öğrettin… Çünkü sen bana yaşlı ve umutsuz yaşayan insanlara şifa olmayı bahşettin.
Ben, seni tanıdıktan sonra bu dünyanın bir sürgün yeri olduğunu anladım. Profilime bakıp kocaman bir boşluk görenlere, kendini anlat diyenlere sadece gülümseyerek baktım. İnsanlar şöhret denilen sahte bir güneşin altında var olacağını zannederken, ölümün gölgesine doğru kaydığını fark etmiyordu. Ben, bu gölgeler ülkesinde sadece insanların yüreklerine dokunmak istedim. Senin o sonsuzluk duvarının önünde açılmış kollarına sığınarak… Belki gözlerimi kapayıp hasretimle ardına düşerek… Kurban olduğum o yeşil sarığının sardığı işkence ve dil yaralarını ben de kalemimle dile getirerek… İnsanlığın yaralı yüreğinin acısını seninle birlikte hissederek…
Çünkü ben öğrendim ki, ayaklarının üzerinde durmak bu hayatı bütün imtihanlarıyla kucaklamakmış… Çünkü öğrendim ki ben, ayakta kalmak; önce yaşlı ve hastaları, çilekeşleri unutmamakmış. Onları güle oynaya, hiç yüksünmeden sonsuzluk kapısına kadar uğurlamakmış… Çünkü öğrendim ki ben, sarı; sonbaharın ve ayrılığın nasıl tesellisiz bir yüzüyse, senin sarığının yeşili de hayata bakmam gereken tek teselli pınarıymış.
Çünkü gelmekle bana yepyeni bir hayat bahşederken, gidişinle ruhuma acı bir lezzet tattırdın… Nefis ister ki, hayatına hiçbir yaralı ruh girmesin… Sen gönül haneme yaralı ruhları davet etmeği öğrettin… Nefis ister ki, hayata hiçbir acı sızmasın, sevdiklerini, canparesini ölüm ve ayrılıklar almasın… Sen hepsini teslimiyetle kucaklamasını öğrettin…
Çünkü sen, sensiz de yaşamayı öğrettin bana…
Sensiz de yaşamayı öğrettin bana...
Sensiz de yaşamayı öğrettin bana...
Devamını okuyun...>>
Kudüs'te Bir Bayram Sabahı....
Üftade Dergâh’ında
Çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim dergahın kubbeli odasında
Hafif bir rüzgarla içeri süzülüyorum…
Zikre dalmış her şey
Huzur dolu içim
Ve ben çok uzak bir yerleri özlüyorum…
Dergâhın bekçisi
Bahçede gül ağacı dikiyor
Garip Kutup İbrahim Efendi
Beni işaret ediyor
Git kaz gözbebeklerini diyor
Ne varsa dök dışarıya
Dikiver şu kızcağızın yaşam söküğünü
Gelip kazıyor göz bebeklerimi
Ellerine teslim oluyorum…
Tozlu, yanık fotoğraflar
Pullar, günü geçmiş takvim yaprakları
Gönderilmemiş mektuplar
Masmavi bir denizden yadigar kalmış
Deniz kabukları çıkıyor gözlerimden
Hayret ediyorum…
Korkudan gözlerimi sımsıkı yumuyorum…
Bir coşku var içimde
Bir bayram sevinciyle gözlerimi açıyorum
Mevsimlerden bahar diye düşünüyorum
Burnumda keskin bir kafirun kokusu
Celile’den Betlehem’e kadar koşuyorum..
Yabancı bir dilin okuduğu
Tanıdık ninniler duyuyorum
Yüzü olmayan adamlarla selamlaşıyorum
Bir zamanlar bedeni olan her ruh
Bu bayram yollara düşmüş
Kekik kokulu dağlarda
Ebabiller ülkesinde geziyorum…
Güne gülümserken bulutlar
Dualar yükseliyor Gazze sokaklarında
Bu bayramda her bayram gibi
Efendimizle bayramlaşılacak
Bu haberin coşkusuyla çocuklara
“Siz peygamber çiçekleri toplayadurun
Ben Mescid-i Aksa’da
Abdest alıp, namaz kılmak istiyorum” diyorum
Huzur dolu içim
Ey Alemlerin Efendisi
Sana gelmek istiyorum…
Bu bayram
Üftade Dergahında
Çok uzak bir yerleri özlüyorum
Birileri geliyor
Seslenmeyin bana diyorum
Konuşursam her şey bitecek
Seslenmeyin diyorum…
Omzumda bekçi amcanın eli
Elinde bir bardak çay
Kucağımda dergahın kedisi boncuk
Boynumu büküp gülümsüyorum
Sobalı odaya sığınıyorum
Kapatma bu bayram cumbaları amca diyorum
Gitmesin o güneş
Bu bayram
Çok uzak bir yerlerden geliyorum…
Devamını okuyun...>>
Dergâhın Sopaları
“Bursa’da Zaman” ikindi ezanıyla birlikte donar, feza denizinden maddesi su olmayan bir akıntı geçer. O vakte kadar insanların ve taşıtların gürültüsünden, duvarların içine, ağaçlara, mezar taşlarına saklanmış ruhlar beklenmedik yerlerinden adeta çatırdayarak çıkarlar ve Bursa semalarını doldurarak görünmez kanatlarıyla insanların burnunun dibinden geçip Ulu Cami’ye süzülürler..
Ulu cami’nin “Hızır Kapısına” yakın penceresinde oturmuştu Eslem Sude. Bütün gün planlar yapmış, planlar bozmuştu.. Ne vardı o sopalarda Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini kurtaran? İçinde boğulduğu durum neyse ondan kurtulmak için ciğer satmaya hazırdı. Evet, bütün sır sopalardaydı. Onları mutlaka almalıydı dergahtan.. Gizlice.. Kimse duymadan…
Artık vakti geldi diyerek yerinden doğruldu.. Camiden ayrılırken son bir kez daha dönüp baktı şadırvana.. Şadırvandaki suyun musikisi ruhuna ne kadar da iyi gelmişti.. Önce Cumhuriyet Caddesine inerek kasaptan ciğer satın aldı.. Tophaneye doğru tırmanırken akşam ezanları da okunuyordu. Cep telefonunu çıkararak annesini aradı ve ders çalışmak üzere arkadaşında kalacağını haber verdi.. Kafasında evvelden hazırladığı planı bir kez daha gözden geçirdi. Bütün iş bekçi kadını atlatmaktaydı. Bunun için de dergâhın dolaplarından birine saklanacaktı. El ayak iyice çekildikten sonra da dolaptan sopaları alıp kaçacaktı..
Planı hiçbir engele takılmadan tıkır tıkır işliyordu. Nihayet yatsıdan sonra dergâhtan el-ayak kesilmiş, bekçi kadın da evine gitmişti.
Saklandığı dolaptan çıkarak munis adımlarla mukaddes eşyaların bulunduğu odanın kapısına kadar geldi. Gıcırdayarak açtığı kapının eşiğinde durarak odanın hazin ve sevimli halini seyretti bir süre.. Bir koku.. Eşyadan gelmeyen, hiçbir varlığı ifade etmeyen esrarlı bir koku…
Olduğu yerde donmuş kalmıştı.. Dergahın mütebbessim ve uhrevi yüzlerini saklayan ulularıyla göz göze gelmekten korkuyordu.. İçeri de her şey sessizdi.. Üftade Hazretleri’nin kullandığı bütün eşyalar dalgın ibadetleri içinde idi. Tam karşısındaki camlı dolabın içinde Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin ciğer sopaları ona bakıyorlardı. O ise bu mukaddes hududa ayak basmaktan korkan bir günahkâr gibi bekliyordu. Bütün eşyalar vecd içinde ürperip soluyor, duvarlardaki mukaddes yazılar nurdan göz yaşları gibi elinde tuttuğu kandilin ışığında akıp duruyorlardı..
Bir an alt kattan tıkırtılar duyunca korkuyla kendini odaya attı. Üftade Hazretlerinin çile hanesi olan küçük bölmeye girerek perdeyi çekti. Beş on dakika öylece bekledi. Başka tıkırtı yoktu.. İki büklüm oturduğu çile hanedeki asırlık tozları burnuna çekti. Burada tatlı bir sükûn, ebedi istirahatlarını sezdiği müphem şeyler vardı. Sanki nurdan bir deniz içindeydi. Bu huzur.. etine ve derisine, hislerine ve dimağına kadar nüfuz eden bu sükun.. Titriyordu.. vahyini duyan bir Nebi gibi duyularının benliğinden sıyrıldığını hissediyordu…İçinden “Rabbim beni affet!..” diye ağlamaya başladı..
Tekrar cesaretini toplayarak çilehaneden çıktı. Bir süre camekân içinde kilitli duran sopalara baktı. Tekrar tıkırtılar duydu. Bu kez sesler “Kubbeli Oda’”dan geliyordu. Önceki ziyaretlerinde “Kubeli Oda’nın” hikâyesini bekçi kadından dinlemişti. Üftade Hazretleri sofileriyle zikir halkasında iken oturdukları yerden yükselirlermiş. Bu sebeple devrin padişahı Efendi Hazretlerinin yükseldiği yere bir kubbe yaptırmış..
Odanın eşiğine gelip kapıyı yavaşça araladı.. Kubbeli Oda’nın gizli ve mukaddes bir varlığın daima oturduğu hissedilen ortası aydınlıktı.. Ancak.. Sanki çok evvelden tanıdığı aziz bir ölünün varlığıyla karşı karşıya idi.. Bu, derin bir mezara gömülmüş mazinin çehresiydi. Korkuyordu.. Buradaki her şey canlı gibiydi sanki.. 750 yüzyıllık bir tarihin bütün hatıralarını uyandırmış gibi hissediyordu kendini. Bu olacak iş miydi? Dergah, mukaddes ve nurdan kapısının yıldızdan zincirlerini çözecek miydi önünde?..
Bütün bu vehimlerden kurtulmak için bir an önce sopaları alıp gitmek istiyordu. Mukaddes emanetlerin muhafaza edildiği cam dolabın önüne geldi. Sopaları alabilmek için camı kırması gerekiyordu. O sırada “çıt” diye bir ses duydu.. Kilit kendiliğinden açılıverdi. Şaşkınlıkla camekânı açıp içinden sopaları aldı soluk soluğa merdivenleri inerek kapıya koştu. Kilitliydi. Tekrar üst kattaki pencerelere koştu. Pencereler de açılmıyordu. Tıkırtılar duydu. Cesaretini toplayarak Kubbeli Oda’ya yaklaştı. Yavaşça kapıyı açtı.
Odanın tam ortasında sarıklı bir ihtiyar diz çökmüş, gözlerini beyaz, güzel kesilmiş, uzun sakalının üstüne, yere indirmişti. Bu yüz, bu mazinin en güzel yüzlerinden birine aitti. Çehresinde mutmain ve mütevazı bir gururun süruru okunuyordu. Gizli âleme çevrilmiş gözleri kapalıydı. Bakmıyor ve kımıldamıyordu. Fakat kızı görüyor, kızı biliyor, varlığının farkında idi…
“Niçin geldin evladım?.. Aradığın nedir?.. Sükûtsa işte sükût… Yalnızlıksa işte yalnızlık.. Sen ki ne istediğini, ne beklediğini bilmeden yaşıyorsun.. Fakat bekliyorsun, fakat istiyorsun.. Aradığın, istediğin ne? O sopalar mı? O sopalar bu çağda bir işe yaramaz.. Hadi, götür koy onları yerine evladım..”
Elsem Sude bir an durakladı.. İlk anda duyduğu korku biraz hafiflemişti.
“Ama… dedi. Ben bu sopalarla ciğer satmak istiyorum. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin ulaştığı sırra ulaşmak istiyorum.. Hem zaten kimse anlamıyor beni.. Her gün kuyuya taş atmaktan yoruldum dede.. Lütfen müsaade edin bu sopaları almaya.. Hem.. bakın ciğerlerimde yanımda. Asalım şu sopalara..”
Üfdede Hazretleri başını ağır ağır doğrultarak Sude’ye baktı.
“Kuyuya taş atacağına, kuyuya atılan Yusuf ol.. Hem ciğer satmakla bu çağda kimse deli demez sana.. Kedilerden başka aldıran da olmaz.. Keramet sopalarda değil, o sopalara asılanlarda..”
“Yani ciğerlerde mi keramet?”
Pür dikkatle Üftade Hazretlerinin ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu… Kısa bir sessizlikten sonra Üftade Hz.leri şöyle sordu:
“Sen muharrire değil misin? Bir muharrire bu devirde neyi asmalı bu sopalara? Sen kendin kimsin? Kendini biliyor musun evladım?
“Ama bana hiç “kendini bil” demediler ki dede. Hep “bil” dediler.. Sadece “bil” dediler.. Evet ben bir yazar adayıyım, yani muharrire.. Ama bu afife kelimeden bile yoksunum işte.. Günümüzde çoğu yazarlar yaldızlı övgüler peşinde.. İnsanlar onların eserlerini okuyup da ne anlıyorlar bilmem.. Hepsi de aynı teranelerde.. yazdıklarınız beni bambaşka alemlere ulaştırdı.. Beni uçurdunuz, Çok mütehassis oldum.. Güzel yüzlü, kadife sesli sayın yazar.. Hani bazen bahsettikleri bir fikir adamı mı, yoksa sahnelerin benli Ayten’i mi ayırt edemiyorum dede..”
Böyle saçma sapan şeyler.. Ama benim beynim acıyor dede.. Hani kalbine bir kurşun… bir kurşun nasıl ilerlerse insan etinde.. Bir mermi çekirdeği beynine saplanır da sağ koyar ya seni yine de.. İşte beynim de bunlar, öyle kurşunlar var dede.. Bütün bunlardan kurtulmanın yolunu buldum.. Bütün keramet ciğerlerde.. Hadi müsaade edin artık dede. Asalım artık şu sopalara.. Bak neredeyse sabah olacak.. Şu kapının çıngırağı bir çalarsa ben yandım dede…”
İyice tedirgin olmuştu Sude.. Heyecandan tir tir titriyordu. Üftade Hazretleri yerinden doğrularak köşedeki abdest ibriğine doğru gitti. İbriği ve köşede asılı duran havluyu omzuna attı. Sanki bu evde yaşamaya devam ediyordu.. Tuhaf.. Şaşkınlıkla kendisini izleyen Sude’ye baktı:
“Kapının çıngırağı vakitlice çalar evladım. Fakat sen rehbersiz bir toplumun ortasında zamansız bir zil gibi çalıp durma! Hak düşmanlarına çekilecek bir kalemi olana “sır” verilir. Sırrı olmayan yazamaz.. Sırrı da herkes alamaz.. Yazsa da benli Ayten’den öteye varamaz.. Aşık olana verilir sır.. Sen sırlarını gönlünde saklı tut… Aşk sınanmaz kızım, aşık sınanır.. Ateşe düşen demiri ellerinle tutabilir misin? Yan ki, yangınınla büyüyesin.. seversen bizimle büyüyeceksin.. Ama hep büyüyeceksin.. yanmak sırdır evladım.. Bu sırra ulaşmaksa ömre bedeldir.”
“Bedeli ağır o halde!..” dedi yutkunarak. Yüzündeki bütün kan çekilmişti.. Başını önüne eğip devam etti:
“ Her ne olursa olsun dede, ömre bedel olan nedir bilmeliyim.. Bu bedel karşılığında beynimin çengeline asılacak sırlar nedir bilmeliyim!..”
“Ama hayatına mal olacak evladım..”
“Hiç olmamış gibi mi olacağım dede?”
“Hiç olmamışçasına yok olacaksın.. Külün bile kalmayacak..”
“ Ne güzel dede.. Bedelini hayatımla ödeyeceğim ama karşılığında ömre bedel bir sır olacağım. Hazırım buna.. Hazırım dede.. En azından kaybedecek bir hayatım var benim…”
“O halde Hüdayi Dedene dediğimizi sana da deriz.. Bu kapı “yokluk” kapısıdır.. Varlığını bırak da gel…”
….
“Varlığım mı?.. Ama.. Nasıl dede?..
Dedeciğim…”
Sabah ezanlarıyla birlikte boş bir odanın köşesinde yer yastığında açtı gözlerini. Dışarıdaki yağmur ve duman camları örtüyordu. İçinde sonsuz bir huzur hissediyordu. Uzun zaman kalkmak istemedi. Demek hepsi bir rüya imiş.. Gözleri odanın tam ortasındaki kubbedeydi.. Sanki bir zikir ayininin arkasından giden bir kalabalık enkazın altında erimişti… Duvarda asılı duran havluya ve köşedeki ibriğe takıldı gözleri.. Yavaşça yerinden doğrulup ibrik ve havluya doğru gitti. Havluyu alıp kokladı.. Hala ıslaktı.. Öperek yerine astı ve odadan çıktı. Mukaddes eşyaların bulunduğu odaya geldi. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin sopaları camlı dolapta yerinde idi.. Merdivenleri yavaş yavaş indi.. Kapı açıktı.. Sessizce bahçeye çıktı.. Bekçi kadın eşi ile birlikte çalışıyorlardı.. Onu fark etmediler bile.. Bahçeden çıkıp ilerledi. Beş on adım atmıştı ki yüreğinde bir sıcaklık hissedip dönüp baktı geriye..Bir şey göremedi..
Oysa… Dergâhın pencerelerinden Üftade Hazretleri elinde yemyeşil bir tespihle gülümsüyordu ardından.. Acaba yokluk kapısından geçebilecek miydi Kalem mesulü kız? Üftade Dergâhına kabul edilebilecek miydi?
Devam edecek..
Devamını okuyun...>>
Yeşil Kentin Papirüsleri
Celip Bilgili duymamış gibiydi. Elindeki kağıda bir şeyler karalayıp duruyordu…
"Celip, sen beni dinlemiyorsun galiba…" diye ikinci uyarıyı alınca hanımına baktı.
"Tabii ki dinliyorum…" dedi.
Her bulgunun geçmişe doğru bir lamba, geleceğe ise bir ayna tuttuğunu madem hala anlayamıyordu insanlar, bu durumda bütün bu çalışmalara bir son verilmeliydi pek tabii ki… _ " Arkeoloji geçmişe ışık tutacak bir lamba sadece"… demekle yetindi.
Celip Bilgili bir arkeoloji profesörüydü. Emekli olduktan sonra, önceleri pek vakit ayıramadığı hikaye ve resim sanatına vermişti kendisini. Onca yıl arkeolojik kazılarda gün ışığına çıkardığı eserler, şehirler ve bilgiler bir sanatçı için pek de küçümsenecek materyaller değildi. Her hikayesi antik bir şehrin gün ışığına çıkması için yapılan bir nevi kazı gibiydi. Lakin bu konuda kendisini anlamıyorlardı. Ne eşi Mevhibe Hanım ne de hikayelerini neşreden derginin genç editörü.
Editörü her defasında ondan farklı hikayeler beklerken, o hep eskilerden söz ediyordu. Bu durumda beğendiklerine sadece "ala, güzel" demekle iktifa ediyordu. Geçen gün dergiye uğradığında Bursa hakkında bir ütopya yarışmasından söz ediliyordu.Genç editör "Böyle şeyler size göre değil, siz geçmişte yaşayan bir insansınız, halbuki ütopyalar gelecek için kurulan hayallerdir." demek istercesine yüzüne bakmıştı. Bu sebeple de ağzını açıp tek bir sual sormaya cesaret edememişti.
Titreyen eliyle kalemi eline aldı. Önündeki boş kağıda baktı. Acaba bir ütopya yazabilir miydi? Şimdilik bundan vazgeçip, kadim dostu simyacı Edip'i aramaya karar verdi. Ona Bursa için düzenlenen bir ütopya yarışmasına katılmak istediğini söyledi. Simyacı arkadaşının verdiği cevap aynen şöyle oldu:
"Sen hala antik çağlarda yaşayan ve nostaljik takılan bir yazarsın azizim! Ütopya kurmak konusunda pek başarılı olacağını zannetmiyorum."
Telefonu kapattıktan sonra yerinden hiç kıpırdamadan birkaç dakika düşündü.
"Nostaljik takılmak mı?” dedi kendi kendine. Farkında olmadan böyle bir şeyi yapmış olabilir miydi? " Kendi ruh dünyasını henüz tanımayan genç editörü hadi neyse de, yazdığı ilk hikayesini dinledikten sonra:
"Sen artık bir ruh arkeologusun azizim, tebrikler! …" dediği kadim simyacı dostuna
ne olmuştu ki? Geleceğe ilişkin bir ütopya kurmak ona neden bu kadar inanılmaz gelmişti? Yazmayı deneyeceği bu ütopya hakkında düşüncelerini dostuyla paylaşabileceğini ümit etmişti. Halbuki o bu konuda herkesten daha acımasız davranmıştı ona.
Kendini çok yalnız hissediyordu. Sonu gelmez bir tünel açılıyordu sanki içinde… İşte karısının "zaman tüneli" dediği şey de bu olsa gerekti. Gözlerini sımsıkı yumup arkasındaki koltuğa yaslandı. Bursa hakkında geleceğe ait bir ütopya düşünmek! Şimdiye kadar bildiği bir çok eski şehirlerin kimi göğe çekilmiş, kimi de yerin yedi kat dibine batmıştı. Yavaş yavaş çiseleyen bir yaz yağmuru değil miydi önceleri Babil?.. Lut şehri ansızın gelen bir gök sesiydi. Bardaktan boşalan İskenderiye, İsparta bir kırağı, Kudüs bitmeyen bir kış, Roma her gün yeniden yakılan bir şehirdi.
Gözleri hala kapalıydı. Bir hissin görüntüsünü yakalayacakmış gibi gözlerini açtı aniden. Hiçbir şey yoktu. Dışında ve içinde birbiriyle asla kesişmeyen bir boşluk vardı.
Yerinden kalkıp pencereye gitti. Perdeyi sonuna kadar açtı. Yıllardır oturduğu kente ilk defa bu kadar pervasızca bakıyordu. Nasıl bir kent olmalıydı Bursa? Alnını cama dayayarak nefret ettiği trafik gürültüsüne bıraktı kendini. Kapının zili çalmaya başlayınca ürperdi. Zilin ısrarlı çalışlarına rağmen açan olmuyordu. Mevhibe Hanım neden açmıyordu kapıyı? Kendisine haber vermeden pek bir yere çıktığı da vaki değildi. İsteksiz adımlarla kapıya doğru yürüdü. Bir postacı ya da kapıcı olmalıydı. Yahut hanımının arkadaşlarından birisi. Her neyse… Uzun sürmezdi. Pencerenin önünde biraz evvel yakaladığı ilhamlar tamamen kaybolmadan bir an evvel kapıdakini savıp geri dönecekti.
Kapıyı açtığında karşısında her biri yetmiş yaşlarında üç yaşlı adamı buldu. Kıyafetleri çok tuhaftı. Sanki antik çağlardan gelmiş birilerine benziyorlardı. Soğuk bir yüz ifadesiyle hafifçe araladığı kapıdan "
Buyurun…" dedi. Yüzünde ne söyleyecekseniz söyleyin ve hemen gidin der gibi bir ifade vardı
"Tanrı misafirlerini kabul etmeyecek misiniz? Halbuki biz ta Babil'den, Ninova'dan, İskenderiye'den ve Asur'dan sizin ütopya şehrinizi bulmanıza yardım için geldik."
Celip Bilgili önce afalladı. Bu simyacı arkadaşının bir şakası olmalıydı. İsteksiz bir halde kapıyı açtı. Onları salona davet etti. Merakla gelen misafirlerini süzüyordu. Son derece ciddi bir ses tonuyla:
"Vaktim sınırlı efendiler, Doğrusu şakanız hoşuma gitti. Buyrun sizleri dinliyorum.”
Ortadaki başını sallayarak gülümsedi. Elini göğsüne koyarak ağır ağır konuştu.
"Benim ismim Antuvan, İskenderiye'liyim. Bu gördüğünüz Maker, Babil büyücüsüdür. Bilge Ametus ise Asur'lu dur. Kalde'den gelen Bilge Pafnüs ise dışarıda arabada bizi beklemektedir."
Celip Bilgili şaşkın bir ifade ile:
"Kuzum siz kimsiniz Allah aşkına tiyatrocu musunuz?" diye sordu.
" Hayır, dedi Bilge Antuan. Ben bir hekimim. Ölümden ötesine bakan bir hekim. Şaşırdın mı? Eskiden bir müşrik olduğum için hayatımın bir kısmını manasız geçirmiştim. Kör, ve de ışıksız yaşadığımdan karanlığın derinliklerinden gelen nuru görememiştim. Bu alemde her şey serap ve durmadan yer değiştiren kumlar gibi. Düşmez kalkmaz bir Allah… Bana da merhamet etti ve ışığa kavuşturdu. Biz ruhlar ışığımızı kullanmak konusunda oldukça dikkatliyiz. Çünkü önümüz ve ardımız sonsuz karanlıktır bizim. Bu sebeple ışığımızı harcama hususunda gayet tutumluyuzdur. Öyle değil mi dostlarım? Benimle aynı fikirde misiniz Bilge Ametus?
Bilge Ametus, Bilge Antuvan'ı tasdik edercesine başını salladı.
"Doğru söylüyorsunuz pek tabii ki efendim.”
Celip Bilgili artık bu tiyatroya bir son vermek gerektiğini düşünüyordu. Bilge Antuan içinden geçenleri sezmişçesine:
"Eh artık kalkalım, dedi. Zaten vaktimiz kısıtlı. Eğer yazacağın ütopyanda sana yardımcı olmamızı istiyorsan bizimle gelmelisin. Seni 2099 un Bursa'sına götüreceğiz. Bir arkeolog olarak altında yetmiş bin bilgenin uyuduğu ışık kentin arkeolojik kazılarında bulunacaksın. 2099 un Bursa'sını merak ediyorsan ve bunun sana bir ütopya olacağını umuyorsan, buyur her şey dışarıda!..
Taşırılmış olan sabrın verdiği öfke ile Celip Bilgili kükredi:
"Rica ederim efendiler! Siz ya delisiniz ya da işinizi profesyonelce yapan bir kalpazanlık çetesi! İnsanın sinirlerini bu kadar gerebildiğinize göre ayrıca manyak olmalısınız! Şimdi derhal evimi terk ediniz!"
Hırsla kapıya yöneldi ve hızlı adımlarla yürüyerek kapıyı açıp davetsiz misafirleri başından savmak için sabırsızca beklemeye başladı.
Fakat o da ne? Neler görüyordu? Kapının dışında bambaşka bir dünya vardı. Bilge Antuvan, Babil Büyücüsü ve Bilge Ametüs çok geçmeden kapıya gelmişlerdi bile. Celip Bilgili bir büyüye tutulmuşçasına onlarla birlikte dışarıya çıktı. Kapıda bir araba vardı. Kalde'li Bilge Pafnüs arabada onları bekliyordu. Bindikleri araç bir küçük uzay mekiğine benziyordu. Şoförü ise bilim kurgu filmlerindeki androidleri andırıyordu.
Yolculukları esnasında Bilge Antuan gezdikleri şehir hakkında bilgi veriyordu. Yüzyıl boyunca Bursa'yı sorunlarından arındıran tek gelişme sadece mekansal alanlarda değildi. Uzaya yayılım Marmara'ya da yeni bir kimlik kazandırmıştı.Giderek artan nüfus ve endüstriyel alan Bursa'da yeni “Bursa Uzay Limanı” kurulmasına sebep olmuştu. Bu uzay limanı, yeni bulunan yıldız sistemlerindeki gezegenlere ilim, sanat, musiki, tarih, edebiyat konusunda bilim adamları ve arkeologlar göndermek için geliştirilmiş bir dağıtım merkezi idi aynı zamanda. Böylece Bursa dünyanın birçok metropolitan merkezi ile birlikte ayakta kalmayı başarabilmişti.
Şehirde yer çekimsiz teknolojide büyük atılımlar yapılmıştı. Önce yüzeyden bağımsız ulaşım gelişmiş, havada gidebildiği gibi durabilen de araçlar yer yüzündeki yolların ve otoparkların bütünüyle gereksizleşmesine sebep olmuştu. Ardından yüz binlerce kişilik yerleşim birimlerini hiçbir destek gerekmeden istenilen yükseklikte tutan yer çekimsiz alan jeneratörleri geliştirilmişti. Artık Bursa yirminci yüzyıldaki yeşil Bursa değil, antik kentin üstünde havada duran ve birbirine hava ulaşımı ile bağlanan yerçekimsiz kasabalardan meydana gelmişti.
Bilge Antuvan şunları ekledi:
"Gördüğün gibi eski yeşil Bursa geçmişten kalan Bursa değil. Şehirde yüzlerce katlı eski gökdelenlerde, paslanmış robotlar, genetik hayvanlar, isimsiz androidler yaşamaktalar. Biz ise tüm yıldız sistemlerinin ilgisini çekebilecek ilginçlikte bir kültür ve tarih parkı oluşturmak istiyoruz. Ancak temel sorunumuz böyle bir şehri bulacak bilge bir arkeolog bulmaktı. Son yıllarda zaman yoluculuğu konusunda önemli gelişmeler sağladık. Biz artık zamanın her hangi bir kesimine, eğitilmiş uzmanlar yollamak ve bunların girişimleri ile tarihte yapılan hataları yerinde ve zamanında düzeltmek imkanı yakalayabilmiş durumdayız. Kendisini hayretler içinde dinleyen Celip Bilgili'ye bakarak gülümsedi.
"Yani biz tarihte olup bitenlerin, olup bitmemesi için çalışıyoruz.
Nihayet antik kentin yıkıntıları üzerinde durdular. Araçtan inip yürümeye başladılar. Serin bir rüzgar esiyordu Celip Bilgili ürperdi biraz. Babil büyücüsü elinden sıkıca tuttu ve ne olduğunu anlayamadan bir kuyuya atlayıverdiler. Celip Bilgili artık öleceğini düşünüyordu. Evini ve eşini düşündü. Ancak çok geçmeden ayakları yere değdi. Kuru ve sert bir topraktı. Bilge Ametüs yere eğilerek kumları elleriyle eşeledi. Bir küçük yarık açıldı. Yarıktan içeriye atladıklarında yemyeşil Bursa'yı görüyorlardı. Tarih canlanmış gibi karşılarında duruyordu sanki. Yetmişbin ışık Tophane’de yeşil bir fanus içinden Bursa semalarına boşalıyordu.
Bilge Antuvan parmağıyla işaret ederek bu şehrin kalbine dikilen ve "Gelin Bursa'yı bir Avrupa şehri yapalım" ambleminin bu şehre yapacağını yaptığını, asli kimliğinden onu uzaklaştırdığını söyledi. “
"Bursa sizin kendi uygarlığınızdır. Kopyadan, taklitten, ölümden dönmekten daha zor olsa da var olmanın tek şartı kendi kimliğine sahip çıkabilmektir. Bizler, gördüğün bütün eski şehirler Babil, Asur, Ninova, Sodom, Gomora, Menfis hep bu yüzden yıkılıp kaybolmadık mı? Bizim ölülerimiz öldükten sonra bir daha görünmediler. Oysa bu kentin ölüleri öldükten sonra da göründüler. Gökdelenlere cila üreten Aztek ve Maya’lardan daha üstün bir medeniyet. Şu an 2099 un Bursa'sı gördüğün gibi senin ütopyan değil. Hayallerde olan uygarlık teknoloji ile elde edilemedi. Hem bu nasıl ilerleyiştir söyler misin? Kağıt endüstrisinde müthiş bir gerileyiş daha sizin devrinizde başlamamış mıydı? Papirüs, mermer, tuğla, ceylan derisi, ipek, kumaş, odun, saman ve kepek… Sana nasıl bir şehir istediğini gördüğün şu Papirüslere yazdık. Yarın onları götürüp Fomara meydanına asmanı istiyoruz. Kelimeler en güçlü silahlardır. Savunma sanayi artık kelimelerle savaşmasını öğrenmeli. İstersen Eflatun'u, Sokrat'ı, Aristo'yu, Epikür'ü ve Zenon'u da sana gönderelim. Bursa'yı Leonardo da Vinchi'nin ya da Van Gogh'un kalemiyle çizmeyi düşünebilirsin pekala ya da şehrin düşüncelerini apartmanların bacalarından yayınlayabilirsin. Ama bu pek çocukça bir ütopya olur. Sen bir ruh arkeologusun. Her bir taşını Osmanlı'nın dualarla koyduğu bu türbelerin, kentin altında yatan ve şu yeşil fanustan ışıldayan yetmişbin bilgenin ışığıyla bulabilirsin yolunu. Sen bir tarihçisin, arkeologsun!...
Evreni, gizli şifre ile verilmiş bir mesaj, çözülebilecek bir hiyeroglif gibi düşünmelisin. Unutma her atom, her parça, her toz tanesi evrensel bir anlamı olduğu ölçüde vardır. Birazdan antik kentin bildirilerini senin için yazan ve yolculuğumuz boyunca sessiz kalan Kaldeli'li Bilge Pafnüs' ten dinleyeceksin.
Babil Büyücüsü papirüsleri getirerek Kalde'li Bilgeye sundu.
BİRİNCİ PAPİRÜS: Yer üstündeki kentlilerin bilmediği ama yer altındaki yetmişbin bilgenin bize bildirdiğine göre zaman tek bir anın sürekli çoğalmasıdır. Geçmişin unutulmaması için, geçmiş ve geçmişe sahip çıkan eserler övülecektir. Bu konuda Bursa şehri için en güzel şeyleri yazmış olan “Tanpınar” bütün şehirlerin bilginleri ve şairleri tarafından övülüp seçilmiştir. Ve artık onun "Beş Şehir" adlı eseri Bursa şehrinin girişinde bir pasaport sayılacaktır. Bu eseri edinmemiş ve okumamış hiç kimse şehrin sınırlarından giremeyeceklerdir.
İKİNCİ PAPİRÜS: Bursa'da zamanı ölümsüzleştirmek ve ölümü ölümsüzleştirmek için mezarları şehrin ortasına taşıyıp ölümü daha da güzelleştirebileceğiz.
ÜÇÜNCÜ PAPİRÜS: "İnsan insanın aynasıdır " sözünün sırrını Bursalılara öğretmek için şehirdeki bütün aynaların sırrını artıracağız. Onları parlatacağız. Böylece Bursalılar birbirlerini gördükleri zaman daha da zenginleşecekler. Dünyanın en zengin insanları olacaklar.
DÖRDÜNCÜ PAPİRÜS: Devlet Klasik Türk Musikisi solistlerine en berrak kelimelerden bir şarkı okutup sebillerin fonu eşliğinde sise dönüştürerek tüm kente her sabah dalga dalga yayacağız.
BEŞİNCİ PAPİRÜS: Şehrin çirkinleşmesine sebep olan yapılaşmanın mimarlarının ve mühendislerinin ayaklarını ve ellerini sıkıca bağlayıp betonlaşmayı önleyeceğiz.
ALTINCI PAPİRÜS: Uludağ'ı daha da yükselterek hırsa kapılmış insanları onun zirvesine tırmandıracağız. Ancak onlara vereceğimiz ayakkabıların altı kaygan olacak. Yorulanlara Somuncu Baba fırınlarından pişirilmiş ekmekler dağıtacağız. Böylece hırslarını yenmiş olgun insanlar kazandıracağız şehrimize.
YEDİNCİ PAPİRÜS Şehirde herkesin yarılıp ayrıldığı göğsünden kalbi görünecek. Dileyen camide, dileyen havrasında, sinagog'unda ya da kilisesinde kalbini yıkayacak. Böylece hiçbir kavmin insanlarının kalbi kötü olmayacak ve pis kalpliler göründüğü için kimse kimseyi aldatamayacak.
Sekizinci papiriüs…. Sekizinci papirüs….. Sekizinci….
Bilge Antuvan okunmakta olan papirüsleri dinleyen Celip Bilgili'ye ayrılma vaktinin yaklaştığını söyleyerek sarıldı.
"Her şehir bir ütopyadır. Nasıl bir kitabı rasgele açtığında hep en son ve en çok okunan sayfalar önüne gelirse, gerçek bir ruh arkeologu da en güzel ütopyayı böylece bulur. Yanlış bir kehanetin açtığı mezarda hazine aramaya koşan altın diş avcısı mezar hırsızları ise asla gerçek ütopyaya ulaşamazlar. Unutma bütün bilgi ışığı: "Evreni gizli bir şifre ile verilmiş mesajı çözebilecek bir hiyeroglif gibi düşünebilmendedir… Bütün hüner bu…
Onuncu Papirüs… Onuncu papirüs… Onuncu…
Bilge Antuvan… Pafnüs… Ametüs… Maker… Dostlarım…
_"Celip!.. Celip!.. kendine gel… Uyan artık….
Kendine geldiğinde bir an nerede olduğunu anlayamadı. Rüya görmüştü demek!
“Rüya, hepsi bir rüya imiş! Zaman rüyası!...” diye mırıldandı. Kalkıp pencereye koştu. Yeşil Bursa olduğu gibi yerinde duruyordu. Onu öpmek, şehre sarılmak istiyordu. Eksiği ve fazlasıyla, her şeyi ile seviyordu bu kenti. Rüyasında dinlediği papirüsleri not olamadığı için üzüntü duyuyordu.
Sabah dışarı çıktığında çok mutluydu. Bir bereket sağnağı bekliyordu. Kenti yıkayacak, alıp götürecek. Önce Emir Sultan Hazretlerini, Üftade Hazretlerini, Eskici Mehmet Dede'yi ziyaret etti. Sahi o bir gecede dervişin birini hacca götürmüşse, zaman tünellerinin sırrını bilen yetmişbin ışığın biriydi öyleyse. Evet bundan kesinlikle emindi.
Fomara Meydanı’na gelince gözlerine inanamadı. Meydanda kentin kararları adı altında papirüsler asılmıştı. Halk, meraklı meraklı papirüsleri okuyordu. Kalabalığa yaklaşınca gözlerine inanamadı. Kalde'li Bilge Pafnüs'ün ona okuduğu kararlardı bunlar. Üstelik altında Celip Bilgili yazıyordu. Bütün televizyonlar bu haberi veriyordu. Genç editör şimdiden en güzel ütopyayı seçtiklerini ilan etmişti bile. Kendisini ödül törenine davet etmişlerdi. Celip Bilgili ödülü aldıktan sonra kısa bir konuşma yaptı:
"Bana bu papirüsleri hediye eden, ışıklarını yüzyıllar sonrasına bağışlayan Asur’lu, Babil’li, Ninova'lı, Kalde'li tüm bilgelere, -eminim şu an beni duyuyorlardır- Bilge Antuvan'a, Bilge Pafnüs'e, Bilge Ametus'a ve Babil Büyücüsü Maker'e, tüm dostlarıma huzurunuzda teşekkür ediyorum.”
Devamını okuyun...>>
Onulmaz Hastalık...
Eylül’ün, ölüme durmuş soluk benzine yağan bu bembeyaz kar, beyaz bir kefen gibi sarıp sarmalamıştı ruhunu… İçiyse arnavut kaldırımlı ıssız taş sokaklar gibi sessiz ve sakindi…
Ruhuna yağan bu görünmez kar, aklının saçaklarından buzlar sarkıtmasına rağmen, her adımda daha da beyazlaşarak, her adımda biraz daha dünyadan uzaklaşarak, her adımda biraz daha kendini unutarak yürüyordu. Sükûnetten daha şefkatli ne vardı ki bu dünyada? Bu şefkatle içindeki huzursuzluk beyaz karlar gibi yüreğinin ateşine düşer düşmez “coozzz” diye eriyiveriyordu… O kadar beyazlaşmıştı ki, neredeyse görünmeyecek kadar…
Nicedir, içinde feryad edip duran sesler de susmuştu bu sessizlikte. Sanki... Sanki içine doğru çıktığı bu upuzun yolculuk, ölüm gibi bembeyaz bu sahilde son bulmuştu. Şimdi, berzah hangi renkteyse, bedeni bir elbise gibi soyunup akmıştı o renk denizine… Tıpkı üstadı Tanpınar gibi “ne zamanın içindeydi ne de zamanın büsbütün dışında… Yekpare bir anın parçalanmaz akışında ne hayata ne de ölüme benzeyen ama ikisinin de arasında bir başka âlemdeydi.
Şimdi anlıyordu “gün gelir ve insan unuturmuş en sevdiği hatıraları bile…” Şimdiye kadar yaşadığı her şey, her duygu anlamını yitirmişti. Yaşamış mıydı ki? Tek hissettiği varlığındaki o ıssız keder… Derinlerden ve çok uzaklardan gelen bir ney sesinden başka neyi kalmıştı ki? Artık ruhunun hiçbir duygusu kendini ifade edecek bir tarife ihtiyaç duymuyordu. Ne haz ne de bir keder…
Ayaklarının onu sürüklediği o derin Tophane Çay Bahçesi'nden baktı şehre… Sarı, yavru bir kedi gözlerini kırpıştırarak yüzüne bakıyordu. Hasta mıydı ne, gözlerinden çipil çipil yaşlar geliyordu. Yumuşak, neftî bir buğu şehrin üzerine inmiş, ufuk çizgisiyle birleşmişti adeta. Dönüp Osman Gazi ve Orhan Gazi Hazretlerinin türbelerine baktı… Minareleriyle Ulu Cami'ye… Yetmiş bin ervahın gezindiği bu şehrin üzerine inen gizli yolu bulmuş gibiydi. Sanki o an istese Tophane’den ayaklarının önüne serilen bu nefti yolda şehrin üzerinde yürüyebilecekti. Sanki... Sanki istese O an taşı suya, denizi kuma dönüştürecek bir simya verilecekti eline... Yeşil bir fanustan boşalan ruhlar, buzdan billurlar gibi, kristal bir zikre başlamışlardı.
Bu kristallere yansıyan yüzüne bakınca ürktü birden… Zihninde birbiri ardına geçmiş görüntüler, izler vardı… Kristallere yansıyan solgun yüzünden yalnızlık okunuyordu. Parmakları bir ağacın kökleri gibi taşa geçmiş bu yaratığı kaça bölselerdi şimdi? Ki, her bir parçası bir Hallac-ı Mansur'du. "Enel Hak" dediği için bu hayattan kovulmuş, lanetlenmiş bir aşık!.. Onu lime lime edenleri bu beyaz karlara gömse, bu yaratığı öldürmekten vaz geçerler miydi? …
Zihnine şeyhinin nurlu siması geldi...
“Hayır, vazgeçmezler şeyhim!” dedi gözlerini acıyla yumarak...
Üftâde Dergâhı'nın bulunduğu sokağa saptığında içindeki izler de Üftade Hazretleri'nin yüzyıllar önce gezdiği bu sokaklardaki izlerine karışmıştı.
Bu kabuğuna gizlenen, Allah'a doğru-dürüst kulluk yapmasını bile beceremeyen insanı nasıl olurdu da bir Allah dostu severdi. O bilmiyor muydu hâlini? Hissetmiyor muydu ruhundaki kendiyle bir türlü örtüşmeyen derin boşluğu? Hergün secdede kendinden utançla gizlediği günahları olan bu varlığı nasıl sevebilirdi? Kendisini böylesine sevmekte ısrar ederek, ona verdiği mahcubiyetin farkında değil miydi?
Aslında onu sevgisiyle günlük hayata çağırıyordu şeyhi. O ise en dalgın, en silik, en beceriksiz tanığıydı önünden hızla gelip geçen bu gündelik hayatın. Hiç kimsenin farkına varmadığı garip görüntülerle ruhundaki mağaraya çekilirdi usulca... Orada, kaldırımlarda sersefil yatan bir ayyaşa elini uzatamadığı için ağlar, yol kenarlarına ezlip umarsızca atılmış kedilerin masum yüzleri yüreğini burkardı. Hamallık yapmak için sıraya girmiş yetmişlik bir ihtiyarın sırtlayamadığı yüküne yardım edemediği için içlenirdi. Yurtlarından çıkarılan insanların yüzleri, sesleri, kimsesizlikleri içini acıtırdı.
Susar, hareketsiz seyrederdi hayatı... Oysa yağmurlar sır vermeyen gümüş rengiyle yağmaya devam ederdi. Savaştaki yaralılar iyileşir, kader mahkûmları bile yatar çıkardı... Yetimhanelerdeki çocuklar da nihayet büyür, istenmeye istenmeye bakılan yatalaklar bir gün ölürdü. Ama o, en çok yatalak hastanın ölümüne değil, evlatlarının bayram günü gibi yüzlerindeki sahte teessürlerine üzülürdü.
İşte böyle zamanlarda şeyhi, himmet elini uzatıp ona, sanki bulutların arkasında gizli bir kapı aralar gibi kulağına usulca bir kelime fısıldar ve ilhamlar ruhunun mağarasından sızan gümüş yağmurlar gibi kağıtlara akardı.
Onulmaz bir hastalıktı onunkisi!
Geceler boyu o mağarada başka ruhların davetsiz konuğu olurdu. Mağaradaki ruhuyla, yeryüzündeki ruhu birleştiği anda yeryüzündeki bütün kötülükleri anında hissederdi. Ama buna rağmen korunmasız ve savunmasız bırakırdı kendini.
Onulmaz bir hastalıktı onunkisi!
Ağlıyordu... Yanından gelip geçen insanlar ona bakıyorlardı... İçinden; “Oysa... Oysa ben böyle olmayabilirdim sizi sevmeseydim... diye mırıldandı kendi kendine... Bu onulmaz derde düşmezdim efendim...” Wolkmendeki şarkıyı kendi ruhuna hediye ettiğinde adımları Tophane'den aşağı daha bir hızlanmıştı...
"Keşke tanımasaydım sizi efendim... Omuzlarıma bu kadar yük binmezdi o zaman Şeyhim... Gözlerim ağlamayı bilmezdi. O kadar sık kalbim çarpmazdı böyle delicesine... Benim de ellerim sımsıcak olurdu mutlaka... Geceleri asla uykusuzluk çekmezdim sabaha kadar. Rüyalarım, hatta tatlı hayallerim olurdu. Duygusuzca düşünmezdim yokluğunda günlerimi saatlerimi. Hem hiç üşümezdim böylesine ölü soğukluğunda. Kan çağına dönmezdi gözlerimin ta içi... Kayan yıldızlardan, ben de farklı dilekler tutardım. Duyardım, anlardım yanımda konuşulanları, hayretim bu kadar artmazdı o zaman. Hayretim bu kadar artmazdı... Ben de gülerdim zaman zaman. Deniz ve mehtap benim için de önemli olurdu. Hele, kara saplı bıçak dostum olmazdı sırtımda! Güneşsiz dunyamda kavrulmazdı ciğerim efendim! Beynim ise böylesine hırçın uğuldamazdı! Kar yüreğimde damla damla vurmazdı! Göz yaşlarım ruhumu daraltmazdı, benliğimi sıkıştırmazdı böyle yokluğunuzda! Keşke... Keşke tanımasaydım sizi. Omuzlarıma bu kadar yük binmezdi o zaman! Sizi bu kadar özlemezdim, size bu kadar hasret duymazdım! Aşk kuyusunun dibi yok Sevgili...
Karanlığın sustuğu o dipsizlikte;
Bu onulmaz derde
Düşmezdim şeyhim!..
Bu onulmaz derde
Düşmezdim
Düşmezdim
Devamını okuyun...>>
Aynalı Baba'nın Ulağı
“Tamah u hırsa uyup nefs ile makhur olma
Rahatın zail olur, nam-ı meşhur olma.”
Aynalı Baba
Pek Muhterem Evladım,
Sormaktasınız ki;
"Çiçekler âleminin suskun su gülleri onlar. Neden durgun sularda biterler? Hep merak ederim. Yoksa çiçeklerin bilgesi midir? Dervişi midir? Göğe bakıp gün boyu ne geçirir içinden? Sağır ve dilsizlerin kendilerine has dünyasını mı yaşarlar?”
Müşkülatınız bize ulaştırılmıştır. Lakin sözden ne çıkar? Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudunuz da ne anladınız? Hiç, değil mi? İnsanların bildiği nedir? Harfleri bir araya getirmekle hikmet noktası bilinir mi?
Sonra hikmet ne ola ki? Ben ki bir garip Aynalı Meczup olarak sana ses vermekteyim. Gerçi önceleri de beleşten hikmet sual edenler de çok olmuştu da her defasında ellerinden kaçıp gitmiştim. Lakin bu defa şu ulağımızın getirdiği bilgileri yazan kız düşünmüş ki, bu işin sırrını bilse bilse yıllar evvel okuduğu ve kabrini mutlaka bulup ziyaret etmek istediği Aynalı Baba bilebilir. Bizi sevdiğinden karşılık vermeden edemedik. Sonra kızınca ne olacağı belli olmaz.
"Nilüferler su yüzünde neden biterler?" Ben bilmem! Bunu çiçeğin kendisine sor diyeceğim lakin kendine de sormaktasın zaten. Bakma yüzüme öyle… Kendine sorduğun suallere kendin cevap bulmaya çalışmalısın önce… Ben ancak ayna olabilirim sana. Zaten üzerimde de aynalar var gördüğün gibi.
Lakin görüyorum ki sen aynalara bakmak yerine yüzüme bakmaktasın, gözlerimin içine… Neden?... Senin neler beklediğini, nelerin seni hayatta mutlu ettiğini, canını nelerin sıktığını ve nelerin seni hayal kırıklığına uğrattığını bildiğimi düşünüyorsun değil mi?
Şundan kesinlikle eminim ki bana inanıyorsun. Hikayelerin içinden geçmesine izin vermiş olduğun için biz de ulağımızı tezden ulaştırdık sana. Şimdi doğal olarak “sırrın” açıklanmasını bekliyorsun değil mi? Ancak görüyorum ki bundan birazcık kuşkun var gibi.
Zaten insanoğlu böyledir. Daima kuşkulu ve tedirgin. Hayatta her an, beklenmedik olağanüstü bir şeyler olacağı korkusuyla teyakkuz halindedir.
Nilüfer çiçeğine bakıp da düşündüğün şeye bak evlat! Haaah!.. Neymiş niye suyun üstünde bitmiş? Orasını ben bilmem? Dedim ya çiçeğin kendisine sor! O dahi bilmiyordur. Peki ya sen? Sen bilmekte misin, niye ana rahminde vücuda geldiğini? Çiçeği suda bitiren Rabbim seni ağaç gibi toprakta bitiremez miydi? Ağaç gibi evlat ekip büyütseydik nice olurdu halimiz ha? Dur korkma dellendiğimi sanma!… Meczupluğun hali böyledir.
Ah be evladım… Görünenin hep başka bir şeyi gizlediğini, arkasında saklı olanınsa seninle ilgili olduğu düşüncenden bir türlü kurtulamıyorsun değil mi? Çocukken saatlerce kumaşlarda ve halılardaki şekil ve desenler arasında gezindiğini ne tez unuttun?... Bu gezintilerin seneler geçince içinde kaybolduğunu mu sanıyorsun? Dün halı da gördüğün çiçeği, bu gün gölde görmüş de soruyorsun. İşte hepsi bu!...
Yani dünyadaki her şeyin, bir şeyin parçası olduğu ve bu parçaları bir araya getirmekten ibaret bir sınav olduğu hafifçe fısıldanmaya başlamıştı kulağına. Daha bir talebeyken öğretmen hepsinden sorabilir korkusuyla bütün bir kitabı çalışmıyor muydun? İmdi… İyi düşün bakalım, seni ne ilgilendiriyordu? Başarı mı, yoksa imtihanlardan geçemediğin de hayatta seni nelerin beklediği mi? Ah yirmi birinci yüzyılın insanları.
Kafka denilen o yazarın yargıçları sizleri ne de çok korkutmuş!
Ben yazıp çizmesini bilmem... Yalnız saymasını bilirim... Bak şu üzerimde gördüğün kırk yamalı abadaki boncukları, aynaları görüyor musun? Onlarda senin henüz yazmadığın hikayelerini okudum dün. Sen hala yazmaktasın, yaz. Yazı da kaçmak aklanmak kadar kolaydır… Ama, arınmak yazmakla pek mümkün değildir… Şimdi kafan karıştı beni dinlemiyorsun...
Senin yazmadığın hikayeler neden mi benim aynalarımda?... Hımmm… Bazen yazmaya oturduğunda bir ayna gibi bakmak istiyorsun beyaz sayfaya. Görmek istiyorsun... Görüyorsun da çoğunlukla... Ancak hemen bir kelimecik aklını çeliyor değil mi? Biliriiiim… Bütün itiraflarını uydurduğun, yani sizin kurgu dediğiniz bir yazıya dönüştürüyorsun. Laf aramızda şu an bu ulağımızın sana ilettiği sözlerimizi harıl harıl yazan kız da aklınca bu durumu hikayeye dönüştürmek için kurgu iskeletinin kemiklerini çatır çatır kırmaya çalışıyor ama nafile. Daha çok fırın ekmeğe ihtiyacı vaaar!... Gücü yetmediği için de dünden beri çatmadığı adam kalmadı bilesin… Neyse bırakalım onu kendi haline yazmaya devam etsin...
Durmadan senden söz etmem, seni sıktı mı? Haklısın!... Muharrire adayı kız da kızmaya başladı seni kandırmış gibi hissediyor kendini. Nilüfer çiçeğiyle ilgili bir sırrın ortaya çıkacağını vaad ederek seni ve okurları buraya çekti. Hepinizin farklı beklentileri vardı. Nilüfer çiçeği neden durgun su üzerinde yaşarlar? Böyle durgun su üzerinde oturarak neleri gizlediğini merak ediyorsun.
Ben de senin için aynı şeyi düşünüyorum… Bir sırrın olup olmadığını merak ediyorum. Bu merakımı hoş karşılamalısın. Çünkü verdiklerin kadar beklemeye hakkın olur demişti birileri… Bir veli değildi bunu söyleyen... Lakin ben birilerinin dahi sözlerini her zaman ciddiye alırım. Bak bu önemlidir…
Şimdi artık bu noktada seni kaybetmekten korkuyorum. Çünkü kendi sınırlarının genişleyip sana dokunduğu yerlerde acıyabilir canın!... Hani yaptığın bazı resimler gibi, çizgiler bulanıklaşmaya ve bu bulanıklıklarda seni kaçmaya zorlaya bilir.
Eğer başka bir yerde, ya da bir rüyanın içinde olsaydık kolundan tutar gitmene izin vermezdim. Lakin şimdi gördüğün gibi şu kızın hikayesinin içindeyiz ve iplerin kendi elinde olduğunu düşünüyor masumca. Onu kırmak istemiyorum. Şunun haline bir baksana… Harıl harıl nasıl da yazıyor, kahvesi de buz gibi olmuş… Ters ters bakıyor arada çünkü hala “çiçeğin sırrı” ortaya çıkmadı ve bu kalem tecrübesinde ona içinin karanlığını çıkardım, henüz farkında değil..
Şimdi o yazmaya devam ede dursun… Başı eğikken, sen bana, cübbemdeki aynalara bak…
( N’oluyo ya!…)
İndir başını bakiyim…. Sen yazmaya devam etmezsen anlatamam ki… Gördüklerini sonra hocan anlatır sana... Eh... Çocuk işte!.. İlla her şeyi görmek istiyor.
Bak aynalara… İnsan an gelir bazı eşyalara dokunmak, bazı yemişler tatmak ve güzel havalarda gezinmek ister. Bazen izlediği bazı manzaralar karşısında adeta büyülenir. Bu büyü anı kainattaki her varlığın gördüğü düşlerdir. İşte yazmakta insan ruhunun bu düş anına bir süre ortak olmasıdır. Bu yüzden yazarlar hep tabiatla baş başa olmak isterler. O düş içine kaymadan yazmak nasıl mümkün olabilir?
Sen de hikayelerin içinden geçmesine izin verdiğin günden beri yazmaktasın. Gölgeler kağıt üzerinde yansımaya başlayınca sen bu düşlerde vecd içinde kayboldun. Hiç düşünmez misin bir gün biri içinden geçen bu hikaye arklarının yolunu tıkarsa? Seni bu düşlerden uyandırırsa? Dahası senin ruhunun ve kaleminin ruh taşıyan bir sır anahtarı taşıdığını ve o kapılar ardında sana emanet edilen hikayeler ve yazıların hali nice olur?
Sana verilen bu anahtarı bir kaybedersen ne olur biliyor musun? Yaklaş iyice… Hırkamdaki aynalara bak… Ne gürüyorsun? Yüzün de dehşet ifadesi belirdiğine göre olanları idrak ediyorsun. Hikayelerin ve yazıların bir anda ortalığa saçılmış değil mi? Aynaların her birinde paragrafların bölük pörçük birbirine karışmış. Okumaya çalış birini mesela... O da ne? Kelimelerinin daha evvel kaydettiğin gibi olmadığını mı görüyorsun?... Üstelik bir metni her okuyuşunda farklı çağrışımlar alıyorsun değil mi? Şu kahramanın burada rüya mı görmüştü, yoksa yolculuğu mı çıkmıştı? Bunlar seni korkuttu mu?! Aynalarım seni korkuttu mu?!
Şu halde tek yapacağın şey sırlarını saklı tutman ve anahtarını da koca bir okyanusa atmandır!... Tuval ile manzara, hayal dünyasıyla gerçek dünyayı birbirine bağlayan o alemin senin için tuzaklarla dolu olduğunu anlamalısın!...
Nilüfer çiçeğinin bu duruşunu kendine bir "işaret" saymalısın. Hatta gördüğün o çiçeği temsil ettiğini, bütün sırlarının senin ruhunda olduğunu unutmamalısın. Kendini keşfetmelisin… Kendini tanımakla çıkmalı değil mi yollara?...
Kainatın düşleri içinde sana akan ilhamlarla şu nadide çiçek gibi suskun su gülleri gibi olmalısın... Zaten öyle değil misin… Biz öyle görürüz seni…
Durgun suların derinliğinde, düşlerin ruhunu koklayarak daha senelerce yazmalısın… Sessizce… Rabbini zikre devam etmelisin… Biz daha evvel de gördüğümüzü yazmıştık da sen gizlemiştin gözlerden…
İşte bu duruş “kendini gizleyebilmenin gizidir” Kendin de görmez misin de çiçeğe sormaktasın hala... Görmez misin şu çiçek ne kadar dikkatlidir yalnızken bile. Çünkü kainat bütün güzelliği ile başının üzerinde dönerken, rüzgarın, dağların, taşların, kuşların onu izlediğinin şuurunda ve hürmetinde ne "Muhterem" bir çiçektir…
Yani benim diyeceğim, "kendini gizleyebilmenin gizidir Nülüfer…"
Bu giz de sen de gizlidir.
Okuyan herkese baki selamlar…
Devamını okuyun...>>




