Dergi Yazılarım etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Dergi Yazılarım etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Lâ Edrî

Yolculuğa çıkmıştı. Uzun bir yolculuğa... Yolda her karşılaştığı insan ona şöyle diyordu:
- Ben senin eksik kalan sözünüm.



Annesi odaya girerek perdeleri açtı. Uyanmıştı. Pencereyi açtığı için annesine kızdı.
- “Of anne yaa! Of anne yaa!” diyerek yorganı başına çekti.

Annesinin bu mızmızlanmaya pek aldırış ettiği yoktu.
- Hadi benim güzel kızım. Kahvaltıyı hazırladım. Biliyor musun dışarıda çok güzel bir hava var bugün..

Yorganın altındaki mızmız ses cevap verdi:
- Hayır anne!.. Bilmek istemiyorum. Hatta ben artık hiçbir şeyi bilmek istemiyorum!..

Annesi yorganı kaldırıp gülümsedi.
- Neden güzel havaya karşısın? Güzel hava insanı neşelendirir.
- Güzel havaya karşı değilim anneciğim, güzel havaya hiç karşı değilim, sadece nasıl olduğunu bilmek istemiyorum.
- İyi… Sen bilirsin… diyerek üstelemedi annesi.

Annesi gittiğinde hırsla yorganı başına çekti. Artık hiçbir şeyi kesinlikle bilmek istemiyordu. İnsanların ne konuştuğunu, ışığın nasıl yakıldığını, yağmurun nasıl yağdığını, günleri, ayları, yılları, mevsimleri, kısaca on yedi yıllık ömründe neler öğrenmişse, hepsini unutmak istiyordu.

Bu düşüncelerle tekrar uyku boşluğuna dalacaktı ki annesi odasına gelerek usulca yorganı kaldırdı.
- Artık neyi bilmiyorsun güzel kızım?

Çocuksu bir masumiyetle dudakları büzüldü.
- Hâlâ her şeyi biliyorum anneciğim. Bugün havanın nasıl olduğunu bilmesem de yarın nasıl olacağını tahmin edebiliyorum. Hâlâ yağmurlu, karlı, güneşli günleri hatırlıyorum çünkü…

Annesi gülümseyerek kızının yanaklarından öptü.
- Bizim bilmediğimiz tek şey, sonumuzun nasıl olacağıdır, bu kâfi değil mi tatlım?

Bakışlarıyla, galiba haklısın, demek istiyordu.

Kahvaltıya oturduklarında hâlâ mahzundu. Çayını doldururken annesi sordu:
- Bir hikâye yarışmasına katılacağını söylemiştin kızım, nasıl? Bir şeyler yazabildin mi?
- Henüz başlayamadım anne. Biliyorsun ben daha önce hikâye yazmayı hiç denemedim. Edebiyat hocamız yazdığım şiirleri ve kompozisyonları çok beğeniyor. Bana çok güzel hikâyeler yazabileceğimi söyledi. Ama ben kendimden emin değilim. Neden diye sorarsan…

Annesi ilgiyle dinliyordu kızını. Son günlerdeki huysuzluğunun bu yazamama sıkıntısından kaynaklandığını fark etmişti pek tabii ki. Bunlar da çıkacak hikâyenin doğum sancılarıydı. Ama kızı bunların henüz farkında değildi.



Kahvaltıdan sonra odasına çekildi. Televizyonu açıp kanallarda rastgele gezindi. TRT 2’de önemli bir şair sohbet ediyordu. Onu ilgiyle dinledi. Okuduğu şiir tuhafına gitti. Büyük şairler ne kadar da anlaşılması zor şiirler yazıyordu. Acaba kendisi de büyüdüğünde böylesi şiirler yazabilecek miydi, dahası gözlüklerinin üstünden bakıp entelektüel açıklamalar yapar mıydı? Eşyanın ardındaki sırdan bahsediyorlardı. Eşyanın ardındaki sır da ne demek? Anlattığı şeylere hayranlık duymakla birlikte pek de akıl sır erdiremedi. Bu gece gördüğü düşü hatırladı. Düşünde uzun bir yolculuğa çıkmıştı ve karşılaştığı her insan ona “Ben senin eksik kalan sözünüm” demişti. Ne demekti bu? Yoksa yakında bir yolculuğa mı çıkacaktı? Çok düşündü. Acaba bu yazacağı hikâye için bir işaret sayılabilir miydi?

İçi iyice daralmıştı. Büyük bir yolculuk olmasa da dışarıda küçük bir gezinti iyi gelebilirdi. Üzerini değiştirip evden çıktı. Zamanı omuzlarında taşımaktan yorulmuş ahşap evler ve aralarına sıkıştırılmış emanet apartmanlarla dolu sokaklardan geçerek ana caddeye kadar geldi. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidecekti. Bu sabah karşılaştığı ilk insan annesiydi. Ona ne demişti? “Bizim bildiğimiz tek şey sonumuzun nasıl olacağını bilmeyişimizdir.” Çantasından ajandasını çıkarıp bu notu ayaküstü hemen kaydetti. Ardından o şairi hatırladı. O da eşyanın ardındaki sırdan bahsetmişti. Ruhunun bir mengenede sıkıldığını hissetti. Meğer ne kadar zormuş hikâye yazmak! Yoksa boyundan büyük bir işe mi girişmişti? Acaba bir hikâye yazmanın formülü olabilir miydi? Ya da hikâyedeki herhangi bir nesnenin niçin orada durduğunun izahı? Doğrusu, bilinçli olarak konulanlar dışında, koltuklar, sehpalar, bardak çanak kendiliğinden geliyordu sanki. Aklına takıldı. Peki ya insanlar? Onlarda mı kendiliğinden geliyor? İnsan hiç görmediği birinin hikâyesini yazabilir miydi?

Henüz bunların cevabını bilmiyordu, ama elindeki bilgileri yan yana getirince ‘sonunun nasıl biteceğini bilmediği hikâyesine, eşyanın ardındaki sırrı aramakla başlayabileceğine karar verdi. Kendini kanının akışına uygun bir sezgiye bırakmıştı. Bu sezgi sabah o şairin anlattığı gibi ‘bir natüralistin objektif gözlemine’ benzemiyordu. Gittikçe büyüyen bu ruh hâliyle ona hiçbir şey imkânsız değilmiş gibi görünmeye başlamıştı. Mesela neden kuşlar uçarken arkalarında bembeyaz bir çizgi bulutu bırakıp geçmesinler gökyüzünden? Neden o yediye sayıncaya dek otobüs durağa gelmesindi? Bu sevinç ürperişiyle gökyüzünün bir gemi geçerken denizin yarılışı gibi yarılıp arkasından tekrar kapandığını tahayyül etti. Demek hikâyeci olmak aslında pek eğlenceli bir şey olabilirdi.

Sahaflara gelmişti. Kitapçının birine girerek ‘rast gele’ bir kitap seçti. Artık biliyordu ki bu ‘rast gelmek’ fiili onun için bir tesadüf değil, çıktığı hikâye yolculuğunun eksik kalan sözleriydi. Elindeki kitabın kapağını okudu. “Gönülden Akışlar.” Kapakta bir yığın kalp vardı ve büyük bir kalbin içinden nehir akıyordu. ‘Rastgele’ bir sayfa açtı. “Şair rahat yazar ilhamı gelse / Kalemi tutan el hünerli else/ Hayatın bir tablo kadar güzelse/ Bunun kıymetini bil nakış nakış.”

Okyanusun dipten gelen bir deprem sonucu aniden kabarıp dev dalgalar oluşturması gibi, vücudundaki bütün sıvı ayak parmak uçlarından başlayarak yükseldi ve göz pınarlarından bir sel gibi boşalmaya başladı. Kitapçıdan hızla çıkıp aynı tempoda cadde boyu yürümeye devam etti. İnsanlar ve arabalar telaşlı, huzursuz, homurdanarak ilerliyorlar. Nereye? Ve hayat ne ki? Zamanın akıp durduğu bir nehir.. İçindeyken hiçbir şeyin hissedilmediği o büyük ve büyülü akış. İnsan ancak dışına çıkınca ve sabit bir noktada durunca görebiliyor önünden akıp giden bu gidişi. Aniden durdu. İki yanından insan seli akmaya devam ediyordu. Bu bir hikâyecinin duruşuydu. Kıyıya çekilir gibi kaldırımın kenarına çekildi.

Kaldırımın kenarında ağır ağır yürüyordu. Vitrinler zarif zarif, dost dost göz kırpıyorlardı. Başka bir dünyadan ışınlanan renklerle aydınlatılmışlardı sanki. Bir hikâyecinin caddelerin dostluğuna çok ihtiyacı vardı demek ki. Kapalı çarşıya girerek küçük bir antikacı dükkânının önünde durdu. Vitrinde antika eşyalar, yüzükler, küpeler, tespihler, minnacık süs kutuları, vardı. Usulca içeriye girdi. Dükkân sahibi yaşlı biriydi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlüklerinin üzerinden sevgiyle bakıyordu.
- Hoş geldiniz kızım, buyurun…
- Hoş bulduk efendim. Şey… Vitrindeki eşyalarınız hoşuma gitti de… Bakabilir miyim?
- Elbette, bakabilirsiniz evladım. Lakin bakmak kadar görmesini de bilmek lazım. Görünen âlemin dışında bambaşka bir âlem vardır. Gönül gözü bir açılıverse harikalar meydana gelir ki gördüğün şu eşyalar dile gelir konuşur. Ancak bu konuşmaları tercüme etmek herkesin harcı değildir. Eşyanın ardındaki sırra ulaşmak gerek.

İhtiyar tezgâhın arkasından kırık bir porselen parçası çıkardı ve:
- İşte! dedi. Bu tabağı bir sabah kırmıştım. Kırıkları toplarken parçalardan biri dikkatimi çekti. Üzerindeki çiçeği görüyor musun? Ben bu çiçeği bir yerden tanıyordum sanki. Hâlbuki yıllardır kullandığım bir tabaktı?

Neden o güne kadar fark edememiştim? Görüyor musun? Bunun hikâyesini kim yazabilir ki?
- Ben! diye atıldı. Ben yazabilirim. Bir hikâye yarışmasına katılacaktım, eğer yardım ederseniz bu hikâyenin izini ben sürebilirim efendim…

İhtiyar bilgece gülümseyerek başını salladı.
- Hımm… ‘Kalemi tutan el, hünerli else’ neden olmasın? Söyle bakalım adın ne senin küçük yazar?
- Su efendim, Ayşe Su…
- Hıım… Bana da bu çarşıda Ermeni Nisyan Baba derler.

Ayşe Su’nun gözleri dükkânı dolduran eşyalardaydı. Bir an önce onların ardındaki sırra ulaşmak istiyordu.

Daha fazla dayanamayarak sordu.
- Eşyanın ardındaki sırra nasıl ulaşılır Nisyan Baba?

Nisyan Baba bilgece gülümseyişini sürdürüyordu.
- Çok kolay evladım… Hemen bir eşyanın arkasına bakmakla başlayabilirsin buna.

Çok şaşırmıştı. Bir süre ciddi olup olmadığını anlamak için masum masum yüzüne baktı. Sonra yerinden kalkıp gözüne önceden kestirdiği eski çini bir tabağı duvarda asılı yerinden çıkardı ve arkasını çevirip baktı. Eski harflerle bir şeyler yazılıydı. Getirip Nisyan Babaya gösterdi.
- Ben eski yazı bilmiyorum efendim, ne yazıyor ki burada?

Nisyan Baba gözlerini adamakıllı belleterek yazıyı okudu.
- Burada ‘Lâ Edrî yazıyor.
- Lâ Edrî mi? O da kim?
- Kim olacak bu tabağı çizen usta.
- Kim bu usta? Yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü? Kaçıncı yüzyılda yaşamış?
- Bilinmiyor. Lâ Edrî bilinmeyen demek zaten.
- Neden bilinmiyor?
- O kendisinin bilinmesini istememiş de ondan. Çok eski devirlerde çini ustaları yaptıkları eserlerin sırrını hiç kimseye söylemezlermiş. Boya reçetelerinin sırrını yalnızca kendilerine saklarlarmış. Bazıları da eserlerinde yalnızca kendilerinin ya da kendileri gibi bakıp görecek gönül gözü açık kişilerin fark edebilecekleri bir eksiklik bırakırlarmış.
- Neden?
- Çünkü eksiklikten ve noksanlıktan münezzehliğin yalnızca Allah’a (c.c.) mahsus olduğunu hem kendilerine hem de diğer insanlara hatırlatmak için. Yani çok mütevazı imişler eski zamanların sanatçıları. Şimdi duymuyor musun ne diyorlar evlat? ‘Yaratıcı sanatçı!..’

Nisyan Baba’nın anlattıklarını büyük bir şaşkınlıkla dinleyen ‘küçük yazar’a sesinin olanca bilgeliğiyle teklifte bulundu:
- İstersen bu parçayı sana ödev vereyim, dedi. Bu akşam bu parçadan esinlenerek bir hikâye kurgula ve yarın getirip bana oku. Bakalım neler çıkacak, olmaz mı?

Sevinçle kaptı elinden parçayı. Kendine hakim olamayarak boynuna atladı.
- Teşekkür.. Çok teşekkür ederim Nisyan Baba.. Çok iyisiniz.

Vakit bir hayli ilerlemişti. Bir an önce eve gidip hikâyeye başlamak için can atıyordu.



Eve vardığında kendini hemen odasına attı. Çalışma masasına oturarak hikâye yarışmasıyla ilgili katılım şartnamesini okudu. Jüri üyeleri, ünlü yazar ve profesörlerden oluşuyordu. Onun gibi birinin hikâyesini beğenirler miydi? Ajandasını çıkarıp yazmaya başladı. Önce hikâyesine bir isim bulmak istedi. Fakat sonunun nasıl biteceğini henüz kendisi de bilmediği için bunu en sona erteledi.



Nisyan Baba Feriköy’de yaşayan eski Ermenilerdendi. Seyrelmiş ak saçları, kambur sırtı ve fî tarihinden kalma siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Karşıdan bakılınca bu kaba ve çirkin kalıbın içinde onunki kadar hassas ve duygulu bir ruhun bulunabileceği tasavvur dahi edilemezdi.

Kalem kâğıdın üzerinde kayarak ilerliyordu. Bu sabah sahaflarda ‘rastladığı’ Hakkı Cengiz Alpay’ın ruhunun kendisini alkışlamakta olduğunu hissedince sevinç doluyordu yüreğine.

Nisyan Baba bu sabah kahvaltı sofrasını toplarken bir tabak düşürüp kırdı elinden. Kırıkları toplarken gözü birden kırıklardan birine takıldı. Üzerinde çok garip bir çiçek vardı. Daha önce gördüğü bildiği çiçeklere benzemiyordu. Laciverde çalan daha çok bir lahor mavisi akışkanlığındaki gibi.. Sanki… Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi…

Kırık parçasını masanın üzerine koyarak dakikalarca düşündü. Bu çiçeği sanki bir yerden tanıyordu. Ama nereden? Hâlbuki yıllardır kullanırdı bu tabağı. Bu tuhaf çiçek yıllardır nerelere saklanmıştı da daha önce fark edememişti. Sonra bir güle sarı, kırmızı, pembe renk dururken koyu lacivert rengi veren ustanın da bir bildiği vardı her hâlde. Böyle yapmakla bu nadide güzelliği dikkat çekmeden saklamak istemişti belki de… Evet, bu desen tarifsiz bir titizlikle çizilmişti. Sonra bir hal olmuş ustaya.. Bir hal... Saklamış çiçeğini yapraklar dallar arasına ki asırlar sonra kendisini bulacak sahibinin elinde yeniden dirilmek için el değmeden beklesin diye.. Nisyan Baba bu deseni çizen usta ile aralarında gizli bir rabıtanın olduğuna inanmaya başlamıştı. Sanki bütün bunları daha evvel yaşamıştı. Ama ne zaman?

Dokununca gevşeyen bir şeydi sanki zaman. Hiç şüphesiz ki insan hayatında beklenmedik rastlantılar olduğunun farkındaydı Nisyan Baba. Bir ustanın kendini fark ettirmek için farklı bir yolla, gizliden gizliye, kelimelere dökülmeden yaptığı ustaca taktikti bu. İşte o ufuk çizgisinde hikâyelerin tayy-i mekân yolculuğunda, Hızır’ı arayan peygamber gibi bir usta aranmalıydı. Bir usta evet.. Gözlüklerinin üstünden sevgiyle bakan, nur yüzlü aksakallı, düşüncelerini ve söyleyeceklerini bakışlarıyla, duruşuyla farklı bir şekilde anlatan ya da çizdiği desenlerde, süslediği eşyalarda dile getirmeye çalışan, insanları irşada çağıran bir çini ustası olamaz mıydı? Pekâla mümkündü bu…

Nisyan Baba artık kesinlikle emindi ki bir yerlerde böyle bir çini ustası yaşıyordu. Sessizce, nefes alıp verdiğini dahi kimsenin duymadığı, zamanı, hayatın manasını daha iyi anlamamızı sağlayabilecek, hayatımızda farkında olmadan yitirdiğimiz şeyleri bize nakışlarıyla, renkleriyle, çok uzaklarda da olsa uyarabilecek, en azından düşünmeye zorlayacak bir usta bir yerlerde yaşıyor olmalıydı. Bedeniyle o ufak kasabadan hiç çıkmamış ama kalbiyle çok uzak yerlere yolculuk eden o usta pek az yolcunun uğradığı aşk denizine ışık tutacak bir deniz fenerinde yaşıyordu belki de…

Kalemi elinden bıraktığında deminden beri yazanın kendisi olduğuna inanmakta güçlük çekti. Üzerine çöken ağırlık yüzünden gözlerini açamıyordu. Hikâyeye yarın devam edecekti.



Ertesi gün Nisyan Baba’yı ziyarete gittiğinde onu göremedi; dükkân kapalıydı. Esnaflardan öğrendiğine göre Nisyan Baba o gece vefat etmişti. Cenaze töreni yapılacaktı. Çok üzgündü. Demek hikâyesi yarım kalacaktı. Tam ayrılacaktı ki Nisyan Babanın yan komşusu ona bir paket uzattı. Sabah bir yakını getirmiş, uğradığında verilsin diye. Teşekkür ederek paketi aldı ve bir parkta oturarak paketi açtı. Kilitli bir defter ve kapalı bir mektup zarfı vardı. Önce zarfı açtı ve okudu:

Sevgili Kızım,

Eksik kalan sözlerini inşallah benim sırrım tamamlar. Ben Lâ Edrîmi bir sabah düşürüp kırdığım o tabakta buldum. Günlerce düşündüm. Sonra geçmiş zamanlardan bir ilkyazda çocukluğum çıktı karşıma. Bir Ramazan bayramıydı. Mahallenin çocuklarıyla birlikte bayram şekeri toplamıştık. Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesinin önündeki bahçede oturmuş, topladığımız şekerleri ve lokumları yiyorduk. Bir ara çocuklardan biri mavi kafesli bir mezarın üzerindeki gülü koparmaya çalışıyor fakat yetişemiyordu. Bütün çocuklar denedi olmadı. O sırada pamuk şekerci geçince çocuklar koşarak onun yanına gittiler. Ben kafama koymuştum, o gülü mutlaka alacaktım. Lakin kaç kere denediysem muvaffak olamadım. Ellerimi yüzüme koymuş müteessir bir şekilde düşünürken bir ses duydum.
- O gülü çok mu sevdin?

Ürpererek dönüp baktım. Mezarların arasında oturmuş derviş kılıklı biri vardı. Ben o kadar dolmuştum ki bir kelime daha konuşsa kendimi koyuverecektim. Derviş gülümseyerek.
- Mezardan gül koparmak güzel bir davranış değil. Üstelik o, bir aşığın gülü, dedi.

Ben şaşırmış bir vaziyette ona bakıyordum. O ise konuşmasına devam ediyordu:
- Evet, aşığın gülü. Unutma ki âşıkların kabrinde gül biter. O gülü çalmak yerine isteseydin sana verirdi.

Ben hâlâ şaşkınlıkla bir mezara, bir güle, bir de adama bakıyordum. Derviş elini başıma koyarak:
- Hadi, ne duruyorsun istesene… dedi. Ben de:
- Ey âşık gülünü bana verir misin? diye seslendim. O anda mezardan çıkan bir el, o çiçeği kopararak bana uzattı. Çiçeği elime aldığımda bir de ne göreyim? Çiçek lacivert bir renge dönüşmüştü. Ben de elimdeki güle bakarak dervişe sormuştum.
- Bu gül neden lacivert? Ben kırmızısını isterim.

Şöyle cevap vermişti:
- Bak yavrum, o gül ancak lafza-i Celâl, yani Allah (c.c.) ism-i Celîli okunursa kırmızıya döner. Yani sen ne kadar çok aşk narına yanarsan o da o kadar kızarır, bir gün gelir kıpkırmızı olur.

O günden sonra o lafzı ağzımdan hiç düşürmemiştim. Hatırlıyorum da çocukken İncil’i elime alarak saatlerce dua mırıldanmam annemi ve babamı çok mutlu ediyordu. Ben günlerce bir mucizenin olmasını beklerken, onlar böylesine dindar çocukları olduğu için Tanrı’ya şükrediyorlardı. Şimdi anlıyorum ki asıl mucize olağanüstü hadiselerin gerçekleşmesi değil, insanın sahip olduğu imanıymış.

Şimdi… Tamamladığın bu hikâyeyi yarışmaya göndermek istiyorsan sana bir ricam olacak. Lütfen ismini o hikâyenin altına yazma. O zaman beni ve sırrımızı ifşa etmiş olursun. Hem güzel bir eserde bir şeyin eksik kalması gerekmez mi? Ne dersin? Allah bahtını açık etsin ve kalemine kuvvet versin sevgili kızım. Nisyan Baba’yı fatihasız bırakma. Her Cuma.. Ve ben Eyyüp Mezarlığında olacağım aslında.

Mektubu bitirdikten sonra kilitli defteri açtı. Mesnevî’den rubailer yazılıydı. Sonra arasında kurutulmuş bir gül buldu. Gül, ateş gibi kıpkırmızı kesilmişti. Defteri kapayıp çantasına koydu. Eve gidip yarım kalan hikâyesini tamamladı. Başına büyük harflerle hikâyenin ismini yazdı: “Nisyan Babanın Tespih Çiçeği”. Daha sonra onu zarfa yerleştirdi ve üzerine şöyle yazdı: Gönderen: Lâ Edrî

Saliha MALHUN / Yağmur Dergisi, Sayı: 31 Nisan-Mayıs-Haziran 2006

Devamını okuyun...>>
Loading...