Bu bayram
Üftade Dergâh’ında
Çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim dergahın kubbeli odasında
Hafif bir rüzgarla içeri süzülüyorum…
Zikre dalmış her şey
Huzur dolu içim
Ve ben çok uzak bir yerleri özlüyorum…
Dergâhın bekçisi
Bahçede gül ağacı dikiyor
Garip Kutup İbrahim Efendi
Beni işaret ediyor
Git kaz gözbebeklerini diyor
Ne varsa dök dışarıya
Dikiver şu kızcağızın yaşam söküğünü
Gelip kazıyor göz bebeklerimi
Ellerine teslim oluyorum…
Tozlu, yanık fotoğraflar
Pullar, günü geçmiş takvim yaprakları
Gönderilmemiş mektuplar
Masmavi bir denizden yadigar kalmış
Deniz kabukları çıkıyor gözlerimden
Hayret ediyorum…
Korkudan gözlerimi sımsıkı yumuyorum…
Bir coşku var içimde
Bir bayram sevinciyle gözlerimi açıyorum
Mevsimlerden bahar diye düşünüyorum
Burnumda keskin bir kafirun kokusu
Celile’den Betlehem’e kadar koşuyorum..
Yabancı bir dilin okuduğu
Tanıdık ninniler duyuyorum
Yüzü olmayan adamlarla selamlaşıyorum
Bir zamanlar bedeni olan her ruh
Bu bayram yollara düşmüş
Kekik kokulu dağlarda
Ebabiller ülkesinde geziyorum…
Güne gülümserken bulutlar
Dualar yükseliyor Gazze sokaklarında
Bu bayramda her bayram gibi
Efendimizle bayramlaşılacak
Bu haberin coşkusuyla çocuklara
“Siz peygamber çiçekleri toplayadurun
Ben Mescid-i Aksa’da
Abdest alıp, namaz kılmak istiyorum” diyorum
Huzur dolu içim
Ey Alemlerin Efendisi
Sana gelmek istiyorum…
Bu bayram
Üftade Dergahında
Çok uzak bir yerleri özlüyorum
Birileri geliyor
Seslenmeyin bana diyorum
Konuşursam her şey bitecek
Seslenmeyin diyorum…
Omzumda bekçi amcanın eli
Elinde bir bardak çay
Kucağımda dergahın kedisi boncuk
Boynumu büküp gülümsüyorum
Sobalı odaya sığınıyorum
Kapatma bu bayram cumbaları amca diyorum
Gitmesin o güneş
Bu bayram
Çok uzak bir yerlerden geliyorum…
Devamını okuyun...>>
Jerve-i beyza etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Jerve-i beyza etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Bu Şehrin Kayıkçısı...
“Sadece canlıya değil, eşyaya da iyi davran der bir veli…”
Karabaş-ı Veli Tekkesi’ne her gidişimde şöylesine bir düşünce geçer içimden... Mübarek tekkenin şu altı yüzyıllık direklerine kodlanmış resim, zikir ve görüntüler acaba hangi renktedirler? Sözün kulağımıza gelen ahengi ile, sükûtun rengi ancak yakaza aynalarında görülebilecek hâlden ibaret bir keyfiyet olsa gerek… Burada eşyanın 'sükûtunu' ve 'sükûtun' rengini dile getirişimin asıl sebebi Muammer Erkul’un eserleri ve köşe yazıları hakkında uzun zaman kafa yorduğum içindir. En son neşredilen “Aşk-ı Mevlana” kitabından evvel kaleme aldığı eserlerin en ilki olan “Beni Bul” isimli eserinde 'aramayı' ve 'bulmayı' yüceltmesi birçok okur gibi beni de derinden etkilemiştir.
Muammer Erkul Usta’yı tanıdığım günden bu yana, yazıları her daim zihnimi meşgul etmesine rağmen, bilhassa çok yoğun çalışma temposu içerisinde olduğum bu dönemde, kendisiyle ilgili izlenimlerimi yazmak konusunda uzun süre tereddüt ettim. Zira sanatkâr daha ilk eserinden başlayarak her ne kadar o büyük velinin “Aramakla bulunmaz ama bulanlar her zaman arayanlardır” veciz sözüne göndermede bulunmuş ise de, esasında o, dervişane bir yaklaşımla sözün içindeki 'sükûtu' ve 'sükûtun' içindeki arayış sancısını yüceltiyordu…
Sözün içindeki sükût, okurun payına düşendir ve insanlar da en ziyade dostlarının yanında sükût etmeyi severler. Kendini anlatmak esasında kendini tanıtmanın yolu değildir. Kendini anlatmanın yolu, evvela kendini anlamaktan; kendini anlamanın yolu ise, kendini tanımaktan geçer. Sanatkârın ‘kendine ‘olan bu yolculuk daveti, işte okuyucuyu bu “sırlı yolculuğa” davetin de ta kendisidir. Zira sanatkâr, “Bul Beni” demekle okurunu bu sırlı yolculuğa apaçık davet etmektedir.
Kendine yabancı olan bir insanın bu âlemde konuşması, bir nevi kendi garipliğini geçici bir süre unutmak için katlandığı bir sıkıntıdan başka nedir ki? Ben, dostlarımın yanında her zaman 'sükûtu' tercih ettim. Ancak, Rabb’im hiç birimizin sözünü alaca bulaca ve sükûtunu renksiz ve sözsüz eylemesin…
Amin...
Bu kadar çekincelerime rağmen yine de bir çıkış yolu bulmak en acemi münekkîde için bile her zaman mümkündür. Bir sanatkâr ve eserleri üzerinde konuşmak, yazmak, oldukça zor ve mesuliyetli bir iştir. Hele hele bu eserler bir dostunuz tarafından kaleme alınmışsa onu lâyıkıyla anlatamamanın ve sizdeki resmini gösterememenin endişesini yaşarsınız. Kaldı ki, Muammer Erkul’un eserleri ve dünyası pek çok farklı konu içerdiğinden, onun hakkında genel bir izlenim elde etmeniz de oldukça zordur. Bu sebepten zaten sanatkârı bulmak, insanın kendini bulması kadar meşakkatlidir. Fakat işte tam da burada sanatkârın beni en çok etkileyen tarzı çıkıyor ortaya: O bir ‘fotoğraf sanatçısı’, o bir ‘ayna’ ve ‘Kayıkçı’dır.
Yani 'Şehrin Kayıkçısı'...
Burada çok ince ve önemli bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Bildiğiniz gibi sanatta estetik kaygı her zaman bir müzakere konusu hâline gelmiştir. Estetik; bana göre Allah’ın âlemleri yaratma “tarzı”dır. Ve estetik kimilerinin düşündüğü gibi bir lüks değil, ihtiyaçtır. Muammer Usta eserlerinde ve yazılarının her satırında estetiğe çok ehemmiyet verir. Bu konuda da üzerimizde çok sopa kırmıştır! Ancak bundan ziyade o, okurlarının karşısına çıkmadan ve onları yolculuğa davet etmeden önce kendisi de böyle bir serüvenden geçirilmiştir ve okurlarını da böyle bir davete çağırdığında onların yolculuğu için her ayrıntıyı düşünmüştür.
Siz, ustayı bulmak için bir adım attığınızda onun fotoğraf karelerinde ilk önce “kendinizle karşılaşmaya” başlarsınız. Çünkü o evvela o resimleri çeker ve onları kendi silueti üzerine montaj ettiği “aynalara” yapıştırır. İnsanın kendisiyle karşılaşması tıpkı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin pazarda gezerken ‘seni arıyoruuum’ diye uzaktan seslenip durduğu ve yaklaştığında seslenenin bizzat kendisi olduğu” hâlin himmetâne bir tezahürüdür. Sanatkâr, davet ettiği bu yolcularına en büyük hizmeti, bizzat onları selâmetle karşı kıyıya geçirmek için vazifeli bir kayıkçı rolüne bürünerek verir… O artık bir yazar değil yosun kokulu, ayağı çamurlu ve elleri nasırlı bir kayıkçıdır.
Yani ‘Bu Şehrin Kayıkçı’sı’…
Ayna; bir çok tasavvufi eser yazan sanatkârların tasavvufi ve mistik bir metafor olarak hem ‘sözü’ hem de ‘sükûtu’ anlatırken kullandığı bir unsurdur. Bu aynada sanatkâr ancak gören gözlerin aşınası olabileceği renkleri aynasına yansıtır. Böylelikle yolcusunu kelimelerin yükünden kurtararak hep suskuya, tefekküre ve şükre davet eder. Yolcular bu seyahatte sıkılmasınlar diye de onlara; “Kimsesizliğime Düştün”… “Sen benim neyimdin?” gibi aşk ve sevda üzerene onlarca şiirle mensure söyleyerek yolcularını mest eder… Bunlar da ‘Kayıkçı’nın Şarkıları’dır.’ Muammer Erkul Usta'nın bu kabil mensure ve şiirleriyle karşılaştığım zaman “Allah Allah” demekten kendimi alamamıştım. Bugün piyasada bir Cezmi Ersöz, bir Murathan Mungan gibi yazarların yazıları ne ki Muammer Erkul’un yazı ve şiirleri karşısında? Ancak onlar kadar popüler olamamasının acaba hikmeti nedir?
Aynalara yapıştırılmış resimlerde kimi zaman sükût ayna hüviyetine geçer, kimi zaman da sözler ayna olur. Usta, bu aynalarda kimi zaman hakikat ehlinin, kimi zaman da mecaz ehlinin dilinden yolculara binlerce “sır” söyler. Bu sırların anlaşılması ise yolcuların kalp aynasının parlaklığına bağlı bir keyfiyettir. Usta bilir ki, insanlar kalp aynalarındaki buğuları saklamak için gevezeliğe başlarlar. Kendilerini saklamak için bir nevi sığınaktır konuşmak. Ancak gönül gözü ilâhi tecelligâh olan ‘büyükler’ susmaya cesaret edebilirler. İnsanın çok fazla konuşması, kendinden kaçmasıdır. Çünkü en hakiki ayna insanın içindeki, kendine baktığı aynadır. Ve her kişi, baktığı aynada önce kendi suretini görür. Gül'sen, "gül" görürsün o aynada... Bunun için boşuna söylememiş atalarımız, “Kem söz sahibine aittir.”
Kayıkçının, yürünmüş yolların ve güzelliklerle durulmuş baldan tatlı acıların sonucunda yolcularıyla arasında kendiliğinden oluşan ortak bir dil vardır. Bu sevginin, sevgiler kere sevgilerin ortak dilidir. Söz, Allah rızası için söylenmişse sahibi Allah(c.c)dir. Sanatkâr o sözlerin sadece bekçisidir, emanetçisidir. Onun vazifesi o kutlu peygamberin buyruğuna uyarak ‘ayna’ olmak, ‘yansımak ‘ve ‘yansıtmaktır’… Meseleye bu ay penceresinden baktığımızda da yazarla okur arasındaki münasebetin mahiyeti de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Muammer Erkul okurları, onun satırlarında, kendisinden önce düşünüp keşfettiği hakikatleri büyük bir özenle kalbinin çekmecesinde muhafaza eden kişilerdir. Amiyane bir tabirle o asla okuyucusuna “adama bak yahu neler yazmış!” dedirtmez.
Hâsılı, Muammer Usta’nın kayığıyla yola çıkan her yolcu evvela kendisiyle “karşılaşır” Başkalarının yolu üzerinde bir diken olarak kalmayı tercih edenler ise bu “sevgi okuluna”, “aşk mektebi’ne” girme hakkını asla elde edemezler. Muammer Usta, bazen de başka hayatların peşine düşerek kesişen izler peşinde koşturur okurlarını. Hani sıcak suyla, soğuk suyun karışmaması gibi olağanüstü hadiseler vardır ya? İşte onlar gibi sıradan insanların görmekte zorlanacağı perspektifler sunar okurlarına. Çünkü o görmeğe ilk önce ‘ bakmak’ la başlanacağını savunur. Artık bizimde aynen yazar gibi içimizde ritim vuracak acı, umut ve kaybolmuş değerlerimize karşı bir sancı vardır. 'Birbirimizin duasına muhtacız!' diyen o kayıkçı, “büyüklerin duası olsun ” diye dua eden o ‘limancıya’ her seferinde bir kutlu muştu taşır.
Ey bu Şehrin Kayıkçısı;
Sen ki;
Gün ışığı ile yıkanmış yıldızların akıp gittiği seherlerden
Sessizliğimize
ve tozlanmış aynalarımıza bakarak gidip gelmektesin denizlerimizden…
Biz ki;
Ne zaman nerde bir şeyimizi yitirsek
Hep senin aynalı sandalında
Aynalı sandığında bulduk…
Sonsuzluk Kayığı’nda dilsiz ve adsız yolcularız şimdi…
Bildim ustam
Bunun adı “aşk”
Öyle değil mi?
Sevgiler kere sevgiler bütün Muammer Erkul okurlarına...
Yeni sitemiz hayırlı olsun inşallah...
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla
Devamını okuyun...>>
Karabaş-ı Veli Tekkesi’ne her gidişimde şöylesine bir düşünce geçer içimden... Mübarek tekkenin şu altı yüzyıllık direklerine kodlanmış resim, zikir ve görüntüler acaba hangi renktedirler? Sözün kulağımıza gelen ahengi ile, sükûtun rengi ancak yakaza aynalarında görülebilecek hâlden ibaret bir keyfiyet olsa gerek… Burada eşyanın 'sükûtunu' ve 'sükûtun' rengini dile getirişimin asıl sebebi Muammer Erkul’un eserleri ve köşe yazıları hakkında uzun zaman kafa yorduğum içindir. En son neşredilen “Aşk-ı Mevlana” kitabından evvel kaleme aldığı eserlerin en ilki olan “Beni Bul” isimli eserinde 'aramayı' ve 'bulmayı' yüceltmesi birçok okur gibi beni de derinden etkilemiştir.
Muammer Erkul Usta’yı tanıdığım günden bu yana, yazıları her daim zihnimi meşgul etmesine rağmen, bilhassa çok yoğun çalışma temposu içerisinde olduğum bu dönemde, kendisiyle ilgili izlenimlerimi yazmak konusunda uzun süre tereddüt ettim. Zira sanatkâr daha ilk eserinden başlayarak her ne kadar o büyük velinin “Aramakla bulunmaz ama bulanlar her zaman arayanlardır” veciz sözüne göndermede bulunmuş ise de, esasında o, dervişane bir yaklaşımla sözün içindeki 'sükûtu' ve 'sükûtun' içindeki arayış sancısını yüceltiyordu…
Sözün içindeki sükût, okurun payına düşendir ve insanlar da en ziyade dostlarının yanında sükût etmeyi severler. Kendini anlatmak esasında kendini tanıtmanın yolu değildir. Kendini anlatmanın yolu, evvela kendini anlamaktan; kendini anlamanın yolu ise, kendini tanımaktan geçer. Sanatkârın ‘kendine ‘olan bu yolculuk daveti, işte okuyucuyu bu “sırlı yolculuğa” davetin de ta kendisidir. Zira sanatkâr, “Bul Beni” demekle okurunu bu sırlı yolculuğa apaçık davet etmektedir.
Kendine yabancı olan bir insanın bu âlemde konuşması, bir nevi kendi garipliğini geçici bir süre unutmak için katlandığı bir sıkıntıdan başka nedir ki? Ben, dostlarımın yanında her zaman 'sükûtu' tercih ettim. Ancak, Rabb’im hiç birimizin sözünü alaca bulaca ve sükûtunu renksiz ve sözsüz eylemesin…
Amin...
Bu kadar çekincelerime rağmen yine de bir çıkış yolu bulmak en acemi münekkîde için bile her zaman mümkündür. Bir sanatkâr ve eserleri üzerinde konuşmak, yazmak, oldukça zor ve mesuliyetli bir iştir. Hele hele bu eserler bir dostunuz tarafından kaleme alınmışsa onu lâyıkıyla anlatamamanın ve sizdeki resmini gösterememenin endişesini yaşarsınız. Kaldı ki, Muammer Erkul’un eserleri ve dünyası pek çok farklı konu içerdiğinden, onun hakkında genel bir izlenim elde etmeniz de oldukça zordur. Bu sebepten zaten sanatkârı bulmak, insanın kendini bulması kadar meşakkatlidir. Fakat işte tam da burada sanatkârın beni en çok etkileyen tarzı çıkıyor ortaya: O bir ‘fotoğraf sanatçısı’, o bir ‘ayna’ ve ‘Kayıkçı’dır.
Yani 'Şehrin Kayıkçısı'...
Burada çok ince ve önemli bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Bildiğiniz gibi sanatta estetik kaygı her zaman bir müzakere konusu hâline gelmiştir. Estetik; bana göre Allah’ın âlemleri yaratma “tarzı”dır. Ve estetik kimilerinin düşündüğü gibi bir lüks değil, ihtiyaçtır. Muammer Usta eserlerinde ve yazılarının her satırında estetiğe çok ehemmiyet verir. Bu konuda da üzerimizde çok sopa kırmıştır! Ancak bundan ziyade o, okurlarının karşısına çıkmadan ve onları yolculuğa davet etmeden önce kendisi de böyle bir serüvenden geçirilmiştir ve okurlarını da böyle bir davete çağırdığında onların yolculuğu için her ayrıntıyı düşünmüştür.
Siz, ustayı bulmak için bir adım attığınızda onun fotoğraf karelerinde ilk önce “kendinizle karşılaşmaya” başlarsınız. Çünkü o evvela o resimleri çeker ve onları kendi silueti üzerine montaj ettiği “aynalara” yapıştırır. İnsanın kendisiyle karşılaşması tıpkı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin pazarda gezerken ‘seni arıyoruuum’ diye uzaktan seslenip durduğu ve yaklaştığında seslenenin bizzat kendisi olduğu” hâlin himmetâne bir tezahürüdür. Sanatkâr, davet ettiği bu yolcularına en büyük hizmeti, bizzat onları selâmetle karşı kıyıya geçirmek için vazifeli bir kayıkçı rolüne bürünerek verir… O artık bir yazar değil yosun kokulu, ayağı çamurlu ve elleri nasırlı bir kayıkçıdır.
Yani ‘Bu Şehrin Kayıkçı’sı’…
Ayna; bir çok tasavvufi eser yazan sanatkârların tasavvufi ve mistik bir metafor olarak hem ‘sözü’ hem de ‘sükûtu’ anlatırken kullandığı bir unsurdur. Bu aynada sanatkâr ancak gören gözlerin aşınası olabileceği renkleri aynasına yansıtır. Böylelikle yolcusunu kelimelerin yükünden kurtararak hep suskuya, tefekküre ve şükre davet eder. Yolcular bu seyahatte sıkılmasınlar diye de onlara; “Kimsesizliğime Düştün”… “Sen benim neyimdin?” gibi aşk ve sevda üzerene onlarca şiirle mensure söyleyerek yolcularını mest eder… Bunlar da ‘Kayıkçı’nın Şarkıları’dır.’ Muammer Erkul Usta'nın bu kabil mensure ve şiirleriyle karşılaştığım zaman “Allah Allah” demekten kendimi alamamıştım. Bugün piyasada bir Cezmi Ersöz, bir Murathan Mungan gibi yazarların yazıları ne ki Muammer Erkul’un yazı ve şiirleri karşısında? Ancak onlar kadar popüler olamamasının acaba hikmeti nedir?
Aynalara yapıştırılmış resimlerde kimi zaman sükût ayna hüviyetine geçer, kimi zaman da sözler ayna olur. Usta, bu aynalarda kimi zaman hakikat ehlinin, kimi zaman da mecaz ehlinin dilinden yolculara binlerce “sır” söyler. Bu sırların anlaşılması ise yolcuların kalp aynasının parlaklığına bağlı bir keyfiyettir. Usta bilir ki, insanlar kalp aynalarındaki buğuları saklamak için gevezeliğe başlarlar. Kendilerini saklamak için bir nevi sığınaktır konuşmak. Ancak gönül gözü ilâhi tecelligâh olan ‘büyükler’ susmaya cesaret edebilirler. İnsanın çok fazla konuşması, kendinden kaçmasıdır. Çünkü en hakiki ayna insanın içindeki, kendine baktığı aynadır. Ve her kişi, baktığı aynada önce kendi suretini görür. Gül'sen, "gül" görürsün o aynada... Bunun için boşuna söylememiş atalarımız, “Kem söz sahibine aittir.”
Kayıkçının, yürünmüş yolların ve güzelliklerle durulmuş baldan tatlı acıların sonucunda yolcularıyla arasında kendiliğinden oluşan ortak bir dil vardır. Bu sevginin, sevgiler kere sevgilerin ortak dilidir. Söz, Allah rızası için söylenmişse sahibi Allah(c.c)dir. Sanatkâr o sözlerin sadece bekçisidir, emanetçisidir. Onun vazifesi o kutlu peygamberin buyruğuna uyarak ‘ayna’ olmak, ‘yansımak ‘ve ‘yansıtmaktır’… Meseleye bu ay penceresinden baktığımızda da yazarla okur arasındaki münasebetin mahiyeti de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Muammer Erkul okurları, onun satırlarında, kendisinden önce düşünüp keşfettiği hakikatleri büyük bir özenle kalbinin çekmecesinde muhafaza eden kişilerdir. Amiyane bir tabirle o asla okuyucusuna “adama bak yahu neler yazmış!” dedirtmez.
Hâsılı, Muammer Usta’nın kayığıyla yola çıkan her yolcu evvela kendisiyle “karşılaşır” Başkalarının yolu üzerinde bir diken olarak kalmayı tercih edenler ise bu “sevgi okuluna”, “aşk mektebi’ne” girme hakkını asla elde edemezler. Muammer Usta, bazen de başka hayatların peşine düşerek kesişen izler peşinde koşturur okurlarını. Hani sıcak suyla, soğuk suyun karışmaması gibi olağanüstü hadiseler vardır ya? İşte onlar gibi sıradan insanların görmekte zorlanacağı perspektifler sunar okurlarına. Çünkü o görmeğe ilk önce ‘ bakmak’ la başlanacağını savunur. Artık bizimde aynen yazar gibi içimizde ritim vuracak acı, umut ve kaybolmuş değerlerimize karşı bir sancı vardır. 'Birbirimizin duasına muhtacız!' diyen o kayıkçı, “büyüklerin duası olsun ” diye dua eden o ‘limancıya’ her seferinde bir kutlu muştu taşır.
Ey bu Şehrin Kayıkçısı;
Sen ki;
Gün ışığı ile yıkanmış yıldızların akıp gittiği seherlerden
Sessizliğimize
ve tozlanmış aynalarımıza bakarak gidip gelmektesin denizlerimizden…
Biz ki;
Ne zaman nerde bir şeyimizi yitirsek
Hep senin aynalı sandalında
Aynalı sandığında bulduk…
Sonsuzluk Kayığı’nda dilsiz ve adsız yolcularız şimdi…
Bildim ustam
Bunun adı “aşk”
Öyle değil mi?
Sevgiler kere sevgiler bütün Muammer Erkul okurlarına...
Yeni sitemiz hayırlı olsun inşallah...
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Sükût Suikastı ve Tanpınar Günlükleri II.
“Bize bir zevk i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada”
Ahmet Haşim
Tek başına yürümüş Tanpınar gittikçe gölgelenen ve derinleşen dünyasında… Yapayalnızmış üstelik. Bir palto, bir hırka, bir yorgana sarınır gibi sarınmış yalnızlığına. Sanki karlar ortasında saatlerce yürümüş gibi yorulmuş kendini anlatamamaktan… Yorulmuş kendini bulamamaktan…
Hepimiz biliriz onun eserlerindeki üç temel hususiyeti; zaman, mekân ve rüya… Oysa gerçek dünyada rüyanın tabiridir para… O büyük bir muzdariptir aslında. Hiç bir vakit ona ram olmamıştır ne zaman, ne mekân, ne rüya ve ne de rüyalarını satın alabileceği para… Geçmiş ve gelecek gibi iki uzak kapı arasında uzun ve meşakkatli bir seyr ü seferin abasız-postsuz dervişidir aynı zamanda…
Kaç aydınlık günde, ne karanlıklar içinde gezindi bilir miyiz sokaklarda? Kentlerin dev zafer anıtlarıyla süslü meydanlarından geçip, gecelerin ıssızlığında yürüdüğünü?. Sokaklarda beliren dev gölgeleri görüp odasına sığındığında, yalnızlığına ve imkânsızlıklarına inat kaç roman ve hikâyeye yelken açmak için başlangıç yaptığını? Gün bitmeden hitam bulması lâzımdır ya mukadderatının? Yıllarca tamamlaması gereken bir şeyler hiç eksik olmamış zaten. Tek eksiği kendi ruhunda ve kabiliyetsizliğinde aramış.
İnce… İncecik bir hiçlikmiş Tanpınar; bu ince hiçlikte daha da derinlere kaymış. Bir bulut yere büsbütün inmekle ne kadar yağmura dönüşebilir ki? Ya gecenin diplerine kaçıp gittiğinde kelimeler? Onları çağırıp getirmek ne de meşakkatli bir iştir. Göz boşluğuna bir sis gibi dolan ilhamlar sisler içindeki zamana, mekâna ve rüyaya sonsuzca akmış. Ruhunun bütün labirentlerine açılan sokaklarda ne tanınan ne de büsbütün yabancı biri olmuş. "Bir sükût suikastına" kurban gitmiş bütün ömrü; ne içinde olmuş zamanın, ne de büsbütün dışında. Yekpare bir anın parçalanmaz akışında, hep anı yaşamış, gün, saat, mevsim mevsim…
Usulcana geçmiş beş şehrin gülen rüyalarından. Şehrin arka sokakları, kestirmeler, harabeler içinde paslı çivilerin kıskacında sıkışmış ruhu, tabanları emmiş şehrin ruhunu ve o ruh sinmiş taşların gülen rüyasına. Henüz yazılmadan kendisine yollanmış bir mektup gibi sıkıldığı o rutin dünyasında, kendinden kaçıp giden kelimelerin ardınca yürümüş ta en uzaklara…
Dudaklarının kenarından düşmeyen o yanık sigaranın zehri gibi çekmiş ıstırapları ciğerlerine. El yordamıyla yoklamış her şeyi, aşkı, secdeyi, sendelemiş, hep gecikmiş hayata ve çiğnendiği bile olmuş gururunun ayaklar altında. Ve tanımamış bütün aradıklarını her buluşunda. Dudaklarında kurumuş ilhamlar, kabuk bağlamış, nasır bağlamış.... O kabukları soya soya ilerlemiş kelime toprağının zifir karanlığında...
Mühürlenmiş bir zarfın içindeymiş ruhu. Hayat ki; her adımda bir vazgeçişmiş. Ki, o sonsuzca vazgeçmiş ve sonsuzca uzaklaşmış kendinden ve herkesten. Ve beklemiş Tanpınar, sabırla beklemiş o bembeyaz sayfaya dolmasını zaman, mekân ve rüyaların… O dünyanın içindeki dünyaların ervahına kaymış ve başka hiçbir şey umurunda olmamış. Sezmiş ki; esasında yazar olmak yazmamakmış, okunmamakmış, bilinmemekmiş, anlaşılamamakmış bir taşlaşmış insan ormanının ortasında. Antik bir şehrin kalıntıları arasında, yüzyıl sonrayı yaşamak gibi bir şeymiş gerçek sanatkârın çilesi, anlamış en sonunda.
Çilesiymiş gerçek sanatkârın, renksiz ve sırsız bir dünya üzerinde yürümek... Her adımda çözülüp dağılmak ve her hâletin, her duygunun, her dünyanın biçimini almakmış. Güçlükle, dimdik sanatıyla ayakta kalmak için, binlerce seslerin, dağılan cesetlerin, vınlayan kurşunların, çığlıkların arasından kendi sesini bulup tanımakmış. Ve bir başka zamandan atılan çığlıkmış sanatkârın sesi, küçük siyah bir “örümcekmiş” o yılankavi yolların ortasında; “Benim için ışığını örecekler / Örümcekler birbiri ardınca / Duvarda, döşemede, gökyüzünde / Avucumda, yüzümde, ellerimin tersinde..." diyen...
İşte bu yıkıntılar arasında ona yalnızca görünmez eller yol açıp, el uzatmış. Koparıldığı geçmişinin kökleri ayaklarına dolanıp yüzükoyun yerlere kapaklandığında, teninin sıyrılıp ayrıldığı her yerinden geçmişin iskeletiyle karşılaşmış! Korkmuş kendinden, etinden, derisinden! Ani bir yarılma yaşamış o an “güvercin bakışlı O sessizlikte...” Zaman dışı bir adım atmış Tanpınar; derin bir çizik açılmış göklerde ve yalnızlığın rengini o gün keşfetmiş masmavi o renksizlikte. Ona sükût suikastı kuranlar silinmiş belleklerden. Ne ki, Tanpınar ağırlığınca altın, yüklemiş ilham katarlarından ve bir bulut olup yağmış şimdiye.
Hâlâ oradadır Tanpınar, hâlâ orada… Çünkü o, oralara kendi içinden bile geçip gitmiştir. Toprak onu çağırmış, rüzgârlar çözmüş ilmek ilmek ruhunu, ay ışığı gibi yansımış ve gölgeler gibi büyümüş günlerde, o günlüklerde. Gölgeler içinde yatıyor dipdiri. Haydi... Sizler arayın onu şimdi, omurgasını ısıra ısıra tırmanan bir boşluğu okur gibi okuyuyun o günlüklerini. Derim ki; toprağa tekrar toprak olarak dönebilmek için Tanpınar’ı bir nebze anlamak gerek. Sınırsız bir suskunluktur Tanpınar günlükleri. Sınırsız bir gerçeklik. Yazmayı, çizmeyi, ekranlardan gerinmeyi, dünyayı bırakıp konuşun onlarla...
Çünkü dünya yalan söyler, günlükler gerçeği…
Bütün dünyaya iyi okumalar…
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…
Devamını okuyun...>>
Bu sönen, gölgelenen dünyada”
Ahmet Haşim
Tek başına yürümüş Tanpınar gittikçe gölgelenen ve derinleşen dünyasında… Yapayalnızmış üstelik. Bir palto, bir hırka, bir yorgana sarınır gibi sarınmış yalnızlığına. Sanki karlar ortasında saatlerce yürümüş gibi yorulmuş kendini anlatamamaktan… Yorulmuş kendini bulamamaktan…
Hepimiz biliriz onun eserlerindeki üç temel hususiyeti; zaman, mekân ve rüya… Oysa gerçek dünyada rüyanın tabiridir para… O büyük bir muzdariptir aslında. Hiç bir vakit ona ram olmamıştır ne zaman, ne mekân, ne rüya ve ne de rüyalarını satın alabileceği para… Geçmiş ve gelecek gibi iki uzak kapı arasında uzun ve meşakkatli bir seyr ü seferin abasız-postsuz dervişidir aynı zamanda…
Kaç aydınlık günde, ne karanlıklar içinde gezindi bilir miyiz sokaklarda? Kentlerin dev zafer anıtlarıyla süslü meydanlarından geçip, gecelerin ıssızlığında yürüdüğünü?. Sokaklarda beliren dev gölgeleri görüp odasına sığındığında, yalnızlığına ve imkânsızlıklarına inat kaç roman ve hikâyeye yelken açmak için başlangıç yaptığını? Gün bitmeden hitam bulması lâzımdır ya mukadderatının? Yıllarca tamamlaması gereken bir şeyler hiç eksik olmamış zaten. Tek eksiği kendi ruhunda ve kabiliyetsizliğinde aramış.
İnce… İncecik bir hiçlikmiş Tanpınar; bu ince hiçlikte daha da derinlere kaymış. Bir bulut yere büsbütün inmekle ne kadar yağmura dönüşebilir ki? Ya gecenin diplerine kaçıp gittiğinde kelimeler? Onları çağırıp getirmek ne de meşakkatli bir iştir. Göz boşluğuna bir sis gibi dolan ilhamlar sisler içindeki zamana, mekâna ve rüyaya sonsuzca akmış. Ruhunun bütün labirentlerine açılan sokaklarda ne tanınan ne de büsbütün yabancı biri olmuş. "Bir sükût suikastına" kurban gitmiş bütün ömrü; ne içinde olmuş zamanın, ne de büsbütün dışında. Yekpare bir anın parçalanmaz akışında, hep anı yaşamış, gün, saat, mevsim mevsim…
Usulcana geçmiş beş şehrin gülen rüyalarından. Şehrin arka sokakları, kestirmeler, harabeler içinde paslı çivilerin kıskacında sıkışmış ruhu, tabanları emmiş şehrin ruhunu ve o ruh sinmiş taşların gülen rüyasına. Henüz yazılmadan kendisine yollanmış bir mektup gibi sıkıldığı o rutin dünyasında, kendinden kaçıp giden kelimelerin ardınca yürümüş ta en uzaklara…
Dudaklarının kenarından düşmeyen o yanık sigaranın zehri gibi çekmiş ıstırapları ciğerlerine. El yordamıyla yoklamış her şeyi, aşkı, secdeyi, sendelemiş, hep gecikmiş hayata ve çiğnendiği bile olmuş gururunun ayaklar altında. Ve tanımamış bütün aradıklarını her buluşunda. Dudaklarında kurumuş ilhamlar, kabuk bağlamış, nasır bağlamış.... O kabukları soya soya ilerlemiş kelime toprağının zifir karanlığında...
Mühürlenmiş bir zarfın içindeymiş ruhu. Hayat ki; her adımda bir vazgeçişmiş. Ki, o sonsuzca vazgeçmiş ve sonsuzca uzaklaşmış kendinden ve herkesten. Ve beklemiş Tanpınar, sabırla beklemiş o bembeyaz sayfaya dolmasını zaman, mekân ve rüyaların… O dünyanın içindeki dünyaların ervahına kaymış ve başka hiçbir şey umurunda olmamış. Sezmiş ki; esasında yazar olmak yazmamakmış, okunmamakmış, bilinmemekmiş, anlaşılamamakmış bir taşlaşmış insan ormanının ortasında. Antik bir şehrin kalıntıları arasında, yüzyıl sonrayı yaşamak gibi bir şeymiş gerçek sanatkârın çilesi, anlamış en sonunda.
Çilesiymiş gerçek sanatkârın, renksiz ve sırsız bir dünya üzerinde yürümek... Her adımda çözülüp dağılmak ve her hâletin, her duygunun, her dünyanın biçimini almakmış. Güçlükle, dimdik sanatıyla ayakta kalmak için, binlerce seslerin, dağılan cesetlerin, vınlayan kurşunların, çığlıkların arasından kendi sesini bulup tanımakmış. Ve bir başka zamandan atılan çığlıkmış sanatkârın sesi, küçük siyah bir “örümcekmiş” o yılankavi yolların ortasında; “Benim için ışığını örecekler / Örümcekler birbiri ardınca / Duvarda, döşemede, gökyüzünde / Avucumda, yüzümde, ellerimin tersinde..." diyen...
İşte bu yıkıntılar arasında ona yalnızca görünmez eller yol açıp, el uzatmış. Koparıldığı geçmişinin kökleri ayaklarına dolanıp yüzükoyun yerlere kapaklandığında, teninin sıyrılıp ayrıldığı her yerinden geçmişin iskeletiyle karşılaşmış! Korkmuş kendinden, etinden, derisinden! Ani bir yarılma yaşamış o an “güvercin bakışlı O sessizlikte...” Zaman dışı bir adım atmış Tanpınar; derin bir çizik açılmış göklerde ve yalnızlığın rengini o gün keşfetmiş masmavi o renksizlikte. Ona sükût suikastı kuranlar silinmiş belleklerden. Ne ki, Tanpınar ağırlığınca altın, yüklemiş ilham katarlarından ve bir bulut olup yağmış şimdiye.
Hâlâ oradadır Tanpınar, hâlâ orada… Çünkü o, oralara kendi içinden bile geçip gitmiştir. Toprak onu çağırmış, rüzgârlar çözmüş ilmek ilmek ruhunu, ay ışığı gibi yansımış ve gölgeler gibi büyümüş günlerde, o günlüklerde. Gölgeler içinde yatıyor dipdiri. Haydi... Sizler arayın onu şimdi, omurgasını ısıra ısıra tırmanan bir boşluğu okur gibi okuyuyun o günlüklerini. Derim ki; toprağa tekrar toprak olarak dönebilmek için Tanpınar’ı bir nebze anlamak gerek. Sınırsız bir suskunluktur Tanpınar günlükleri. Sınırsız bir gerçeklik. Yazmayı, çizmeyi, ekranlardan gerinmeyi, dünyayı bırakıp konuşun onlarla...
Çünkü dünya yalan söyler, günlükler gerçeği…
Bütün dünyaya iyi okumalar…
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Kayıp Buhurdan ve Tanpınar Günlükleri I.
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde
Ve gönlü buhurdan gibi yıllarca tüter”
Yahya Kemal Beyatlı’nın bu mısralarda benzetileni karşılayan “buhurdan”a hayatında kaç kişi tesadüf etmiştir? Acaba bu eşya, Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı eserinde Mümtaz’ın sahaflarda gezerken geçmişe ait günlük eşyalar ve kitaplarla karşılaştığı zaman “yorgun bir imparatorluktan arta kalanlar” olarak yorumladığı kayıplardan biri miydi? Bilemeyiz… Ancak bilinen bir gerçek var ki; Tanpınar’ın yaşadığı çağa ait ıstıraplarının yoğun bir şekilde hikâye ve roman kahramanlarına da sirayet etmiş olmasıdır. Bu ıstırap ise geçmişte bize ait olan ve yaşadığımızı kanıtlayan ve ortaya koyan hiçbir eşyaya hayat hakkı tanımayışımızdan kaynaklanmaktadır. Sanatkâra göre bizler kayıp eşyalarımızla birlikte o kayıp güzelliklerle kurduğumuz eski hayatlarımızı ve bu hayatların anlamlarını da kaybetmiş oluyorduk…
Bir edebi eser ve yazar arasındaki münasebetten söz edilirken en umumi kanaat yazarın eserlerinde en evvel kendisini ve çevresini anlatıyor olduğudur. Bir edebi eseri keşfe çıkarken ve o eser üzerinde tahlil yaparken, eserin hangi şartlarda ve nasıl bir iç yaşantının mahsulü olduğunu hesaba katmamız lazım gelmez mi? Bir sanatkâr, eserini hazırlarken nasıl çevresinden aldığı intibaların, edindiği hayat tecrübesinin, aldığı eğitimin tesirinden uzak kalamaz ise, edebi eser münekkitliğine soyunmuş kişilerin de bütün bu unsurları nazar-ı dikkate alması icab etmektedir. Kaldı ki, bir de kalem ile, gönlü ile, ruhu ile ve sırrı ile yazan sanatkârlar vardır. Bu sanatkarlar içinde deha olarak kabul edilen sanatkârlar esasında ibnü'l vakt’tirler ve sırrı ile yazanlardır.
Mehmet Kaplan Hoca’da Tanpınar’ın şiir dünyasını anlatırken; “Tanpınar büyük bir üslupçu olmakla beraber, eserinin ham maddesini kendi çevresinden almıştır” diyerek mühim bir hakikate dikkat çekmiş ve eserlerinin tahlil edilirken muhakkak surette onun yaşantısına ve çevre şartlarına nüfuz edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Bugün Mehmet Kaplan Hoca’nın tavsiyelerine ihtiyaç duyacak edebiyat münekkidi ve tarihçisi kaldığını pek zannetmiyorum. Zira edebiyat esnaflığına soyunmuş medya ve buna yataklık eden bir kısım medya-neşriyat karışımı garabetlerin oturup da Tanpınar’ın mektup ve günlükleri üzerinde kafa yoracaklarını da düşünmüyorum. Eline kalem alıp yazan kişilerin kapağı atmak istedikleri medya-neşir organının yayın ve ideolojik anlayışı ne ise ona göre ısmarlama moda yazılar kaleme alma gayretlerini dikkate alırsak, içinde bulunduğumuz vasatın hâli pür melâlini de rahatlıkla müşahade etmiş oluruz. Şimdi artık bırakınız bir sanatkârın mektuplarına, günlüklerine nüfuz ederek eserini anlama gayretlerini, bir eseri tahlil ederken dahi kullanılan üslup yazarı değil, bizzat o yayın organının medya patronlarının gani gönlünü, yayına hazırlayan editörlerin dert görmeyesi karanfil tırnaklarını muhatap almaktadır. Çünkü kim bilir o karanfil tırnaklar pek yakında kendi şaheserini de yayına hazırlayacaktır…
Hâlbuki Mehmet Kaplan Hoca gibi eski hocalar Türkoloji talebelerine mütemadi olarak bir sanatkârı ve eserini tahlil ederken onun fikir, duygu ve hayal dünyasına nüfuz edebilmenin şart olduğunu telkin etmişlerdir. Bir sanatkârı bütün safiyeti ve ruhunu bütün çıplaklığı ile en samimi halde yakalamak da pek tabii ki onların mektup ve günlüklerine ulaşmakla mümkündür. Bu itibarla büyük sanatkârların en mahrem, en içten duygu ve düşüncelerinin aynası mesabesindeki mektupların ve günlüklerin derlenmesi, neşri, bırakınız edebiyat dünyası için, belki insanlık âlemi için dahi büyük bir hizmettir. Büyük bestekâr Münir Nureddin Selçuk merhumun “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın / Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın” diyerek pek güzel terennüm ettiği o efsunkâr şarkısındaki gibi, sanatkârları ve eserlerini zamanın kör kuyularından çıkarmak için mühim bir “merdivendir” bu günlükleri ve mektupları neşir gayretleri.
Tanpınar’ı 'denizler ortasında yelkensiz' bırakmayan ve gönülleri bir “buhurdan” gibi tüten Kaplan Hoca’nın bu çağa bıraktığı kıymetli edebiyat sefireleri hanımefendiler “İnci Enginün ve Zeynep Kerman” hocalarımızın gelecek kuşaklara ulaşması için her daim ibnü'l vaktin' sırlı kalemlerine ayna olan kitap kokulu ellerini öpmemek mümkün mü?
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla...
Devamını okuyun...>>
Ve gönlü buhurdan gibi yıllarca tüter”
Yahya Kemal Beyatlı’nın bu mısralarda benzetileni karşılayan “buhurdan”a hayatında kaç kişi tesadüf etmiştir? Acaba bu eşya, Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı eserinde Mümtaz’ın sahaflarda gezerken geçmişe ait günlük eşyalar ve kitaplarla karşılaştığı zaman “yorgun bir imparatorluktan arta kalanlar” olarak yorumladığı kayıplardan biri miydi? Bilemeyiz… Ancak bilinen bir gerçek var ki; Tanpınar’ın yaşadığı çağa ait ıstıraplarının yoğun bir şekilde hikâye ve roman kahramanlarına da sirayet etmiş olmasıdır. Bu ıstırap ise geçmişte bize ait olan ve yaşadığımızı kanıtlayan ve ortaya koyan hiçbir eşyaya hayat hakkı tanımayışımızdan kaynaklanmaktadır. Sanatkâra göre bizler kayıp eşyalarımızla birlikte o kayıp güzelliklerle kurduğumuz eski hayatlarımızı ve bu hayatların anlamlarını da kaybetmiş oluyorduk…
Bir edebi eser ve yazar arasındaki münasebetten söz edilirken en umumi kanaat yazarın eserlerinde en evvel kendisini ve çevresini anlatıyor olduğudur. Bir edebi eseri keşfe çıkarken ve o eser üzerinde tahlil yaparken, eserin hangi şartlarda ve nasıl bir iç yaşantının mahsulü olduğunu hesaba katmamız lazım gelmez mi? Bir sanatkâr, eserini hazırlarken nasıl çevresinden aldığı intibaların, edindiği hayat tecrübesinin, aldığı eğitimin tesirinden uzak kalamaz ise, edebi eser münekkitliğine soyunmuş kişilerin de bütün bu unsurları nazar-ı dikkate alması icab etmektedir. Kaldı ki, bir de kalem ile, gönlü ile, ruhu ile ve sırrı ile yazan sanatkârlar vardır. Bu sanatkarlar içinde deha olarak kabul edilen sanatkârlar esasında ibnü'l vakt’tirler ve sırrı ile yazanlardır.
Mehmet Kaplan Hoca’da Tanpınar’ın şiir dünyasını anlatırken; “Tanpınar büyük bir üslupçu olmakla beraber, eserinin ham maddesini kendi çevresinden almıştır” diyerek mühim bir hakikate dikkat çekmiş ve eserlerinin tahlil edilirken muhakkak surette onun yaşantısına ve çevre şartlarına nüfuz edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Bugün Mehmet Kaplan Hoca’nın tavsiyelerine ihtiyaç duyacak edebiyat münekkidi ve tarihçisi kaldığını pek zannetmiyorum. Zira edebiyat esnaflığına soyunmuş medya ve buna yataklık eden bir kısım medya-neşriyat karışımı garabetlerin oturup da Tanpınar’ın mektup ve günlükleri üzerinde kafa yoracaklarını da düşünmüyorum. Eline kalem alıp yazan kişilerin kapağı atmak istedikleri medya-neşir organının yayın ve ideolojik anlayışı ne ise ona göre ısmarlama moda yazılar kaleme alma gayretlerini dikkate alırsak, içinde bulunduğumuz vasatın hâli pür melâlini de rahatlıkla müşahade etmiş oluruz. Şimdi artık bırakınız bir sanatkârın mektuplarına, günlüklerine nüfuz ederek eserini anlama gayretlerini, bir eseri tahlil ederken dahi kullanılan üslup yazarı değil, bizzat o yayın organının medya patronlarının gani gönlünü, yayına hazırlayan editörlerin dert görmeyesi karanfil tırnaklarını muhatap almaktadır. Çünkü kim bilir o karanfil tırnaklar pek yakında kendi şaheserini de yayına hazırlayacaktır…
Hâlbuki Mehmet Kaplan Hoca gibi eski hocalar Türkoloji talebelerine mütemadi olarak bir sanatkârı ve eserini tahlil ederken onun fikir, duygu ve hayal dünyasına nüfuz edebilmenin şart olduğunu telkin etmişlerdir. Bir sanatkârı bütün safiyeti ve ruhunu bütün çıplaklığı ile en samimi halde yakalamak da pek tabii ki onların mektup ve günlüklerine ulaşmakla mümkündür. Bu itibarla büyük sanatkârların en mahrem, en içten duygu ve düşüncelerinin aynası mesabesindeki mektupların ve günlüklerin derlenmesi, neşri, bırakınız edebiyat dünyası için, belki insanlık âlemi için dahi büyük bir hizmettir. Büyük bestekâr Münir Nureddin Selçuk merhumun “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın / Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın” diyerek pek güzel terennüm ettiği o efsunkâr şarkısındaki gibi, sanatkârları ve eserlerini zamanın kör kuyularından çıkarmak için mühim bir “merdivendir” bu günlükleri ve mektupları neşir gayretleri.
Tanpınar’ı 'denizler ortasında yelkensiz' bırakmayan ve gönülleri bir “buhurdan” gibi tüten Kaplan Hoca’nın bu çağa bıraktığı kıymetli edebiyat sefireleri hanımefendiler “İnci Enginün ve Zeynep Kerman” hocalarımızın gelecek kuşaklara ulaşması için her daim ibnü'l vaktin' sırlı kalemlerine ayna olan kitap kokulu ellerini öpmemek mümkün mü?
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla...
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Mutantan Şehrin Hikâyecisi (Yahya Kemal Beyatlı)
Git bu mevsimde gurup vakti, Cihangir’den bak
Bir zaman kendini karşıdaki rüyaya bırak
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan
O ilâh isteyip eğlence hayalhanesine
Çevirir camları birer peri kâşanesine.
Yahya Kemal Beyatlı
Ömrümüzde bir kez, ama bir kez hissetseydik o sızıyı yüreğimizde... Mutantan bir şehrin serabına bakarken kavrulsaydı yüreğimiz o çılgın susuzlukla... Ve zamana gerili bir yay gibi her fırladığında bakışlarımız maziye, dağılıp çözülseydi ayaklarımız kadim bir ölünün lanetiyle… Belki o vakit… O vakit anlayabilirdik ey şair ve görebilirdik belki o 'Mutantan Hayal Şehri'ni' de… Uzaklaşan bir rüyanın ardından rüya meleklerine seslenebilseydik, anlayabilirdik senin bir ölüyü geri getirebilecek güçteki kelimelerinin iksirini de…
Bir 'Mutantan Şehrin Hikâyecisidir' Yahya Kemal… Hayal bir şehri kâğıtlar üzerine çağırmak, o kâğıt üzerinde bir âlem kurmak kaç sanatkârın kârıdır ki? Her gece oturduğunda sarı saman kağıtlarının başına, o sessiz saatte hayal şehrin kapıları da açılır ardına dek bir seyr ü seferle. Kelimelerin rüya denizine aktığı bu sahile hangi hayattan kopup gelmiştir şair kim bilir?
Kaybolmuştur Yahya Kemal gölgeler ülkesinde. Bir âmânın el yordamıyla yaşadığı gibi yaşamış ve bir baston gibi tutunmuştur kelime asalarına. Kelimelere güvenmek bir âmânın değneğine güvenmesi gibi bir alışkanlığa dönüşmüştür esasında. Bir güneş tutulmasına yakalanmış gibi maziye ve mazideki ceddin ruhaniyetine çıplak gözle bakılamayacağı için tutunmuştur Hayal Şehri’nin nurdan kelimelerine. O ilâh, her ne kadar çevirmişse de şehrin camlarını birer peri kâşanesine, çok sürmeden kaybolacaktır ve gidecektir 'Hayal Şehir' gurup vaktinde. Hızla uzaklaşan bir sevgilinin peşinden koşup ağlayabilmek, ona seslenebilmek ve bıraktığı boşluğu doldurabilmek için yine âmâ değneğinden kelimelere yaslanır Yahya Kemâl, esasında o bu mutantan şehrin, sezgileriyle yol alan kör dilencisidir.
Oysa 'Hayal Şehrin' som altından sarayları bir bir söndüğünde, kendi iç aydınlığı yanmaya başlar şairin. Bir kandil gibi yanan bu uhrevi aydınlıkta belirir Üsküdar ve ervahın bu cennet sahilinde rüyanın gerçek sureti belirir en sahih aynalardan. Her ışık bir yol alır zamandan, her bir yol daha uzundur yaşamdan. Sımsıkı yumulu gözleri acıyla açılır şairin ve gölgeler gibi sürüklenir ruhu o serviler altında. Sürekliliği olmayan bir rüya hâlidir "Mutantan Şehir". Bir anlık bir hikâyedir. Zaman, mekân ve belli bir süreç… Bu süreç içinde olup biten her şey, ama her şey, değişen şehir ve bu iki şehri evvelki bilgilerine göre yorumlayan bir anlatıcıdır şair, zaten bi hikâyeden başka ne istenir?
Hangi güç kurtarabilir şairi zamanın kıskacından? Bir an gelir, bir an… Gözlerini aniden açan gece varlıkları gibi bir yaratıktır şair aslında, mahkûmdur, tutukludur bu hâl içinde yaşamaya. Hani bir an gelir bütün şarkılar yarıda susar ya?.. Hani bir yıldız hızla çarpmaktayken dünyaya doğru... Hani bir kurşun hızla yol almaktadır ya kurbanının yüreğine saplanmak üzre... Herkesin nefesini tuttuğu o andır işte; bütün kâinat soluğunu tutmuş şairin tutulan nefesini beklemektedir. Şairse, zaman aynalarında, yakaza duvarlarına mıhlanmış gözleriyle dona kalmıştır. İşte gerçek sanatkârın ilhamları bu sessizlik anından çıkagelmiş ve yine bu sessizlik anında da çekip gitmiştir. Kelime balçığından avuç avuç kelime ayıklar şair ve her kelime bir ayna, her kelime bir yol olmuştur içimize. O balçıktan harf yoğurur sanatkâr ve her bir kelime ona bakar ervahta uyuyan ölü gözleri gibi.
Ve dünya Yahya Kemal gibi yeni şairlerini beklemektedir bilir misin?
"O, sen değil misin?"
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla...
Devamını okuyun...>>
Bir zaman kendini karşıdaki rüyaya bırak
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan
O ilâh isteyip eğlence hayalhanesine
Çevirir camları birer peri kâşanesine.
Yahya Kemal Beyatlı
Ömrümüzde bir kez, ama bir kez hissetseydik o sızıyı yüreğimizde... Mutantan bir şehrin serabına bakarken kavrulsaydı yüreğimiz o çılgın susuzlukla... Ve zamana gerili bir yay gibi her fırladığında bakışlarımız maziye, dağılıp çözülseydi ayaklarımız kadim bir ölünün lanetiyle… Belki o vakit… O vakit anlayabilirdik ey şair ve görebilirdik belki o 'Mutantan Hayal Şehri'ni' de… Uzaklaşan bir rüyanın ardından rüya meleklerine seslenebilseydik, anlayabilirdik senin bir ölüyü geri getirebilecek güçteki kelimelerinin iksirini de…
Bir 'Mutantan Şehrin Hikâyecisidir' Yahya Kemal… Hayal bir şehri kâğıtlar üzerine çağırmak, o kâğıt üzerinde bir âlem kurmak kaç sanatkârın kârıdır ki? Her gece oturduğunda sarı saman kağıtlarının başına, o sessiz saatte hayal şehrin kapıları da açılır ardına dek bir seyr ü seferle. Kelimelerin rüya denizine aktığı bu sahile hangi hayattan kopup gelmiştir şair kim bilir?
Kaybolmuştur Yahya Kemal gölgeler ülkesinde. Bir âmânın el yordamıyla yaşadığı gibi yaşamış ve bir baston gibi tutunmuştur kelime asalarına. Kelimelere güvenmek bir âmânın değneğine güvenmesi gibi bir alışkanlığa dönüşmüştür esasında. Bir güneş tutulmasına yakalanmış gibi maziye ve mazideki ceddin ruhaniyetine çıplak gözle bakılamayacağı için tutunmuştur Hayal Şehri’nin nurdan kelimelerine. O ilâh, her ne kadar çevirmişse de şehrin camlarını birer peri kâşanesine, çok sürmeden kaybolacaktır ve gidecektir 'Hayal Şehir' gurup vaktinde. Hızla uzaklaşan bir sevgilinin peşinden koşup ağlayabilmek, ona seslenebilmek ve bıraktığı boşluğu doldurabilmek için yine âmâ değneğinden kelimelere yaslanır Yahya Kemâl, esasında o bu mutantan şehrin, sezgileriyle yol alan kör dilencisidir.
Oysa 'Hayal Şehrin' som altından sarayları bir bir söndüğünde, kendi iç aydınlığı yanmaya başlar şairin. Bir kandil gibi yanan bu uhrevi aydınlıkta belirir Üsküdar ve ervahın bu cennet sahilinde rüyanın gerçek sureti belirir en sahih aynalardan. Her ışık bir yol alır zamandan, her bir yol daha uzundur yaşamdan. Sımsıkı yumulu gözleri acıyla açılır şairin ve gölgeler gibi sürüklenir ruhu o serviler altında. Sürekliliği olmayan bir rüya hâlidir "Mutantan Şehir". Bir anlık bir hikâyedir. Zaman, mekân ve belli bir süreç… Bu süreç içinde olup biten her şey, ama her şey, değişen şehir ve bu iki şehri evvelki bilgilerine göre yorumlayan bir anlatıcıdır şair, zaten bi hikâyeden başka ne istenir?
Hangi güç kurtarabilir şairi zamanın kıskacından? Bir an gelir, bir an… Gözlerini aniden açan gece varlıkları gibi bir yaratıktır şair aslında, mahkûmdur, tutukludur bu hâl içinde yaşamaya. Hani bir an gelir bütün şarkılar yarıda susar ya?.. Hani bir yıldız hızla çarpmaktayken dünyaya doğru... Hani bir kurşun hızla yol almaktadır ya kurbanının yüreğine saplanmak üzre... Herkesin nefesini tuttuğu o andır işte; bütün kâinat soluğunu tutmuş şairin tutulan nefesini beklemektedir. Şairse, zaman aynalarında, yakaza duvarlarına mıhlanmış gözleriyle dona kalmıştır. İşte gerçek sanatkârın ilhamları bu sessizlik anından çıkagelmiş ve yine bu sessizlik anında da çekip gitmiştir. Kelime balçığından avuç avuç kelime ayıklar şair ve her kelime bir ayna, her kelime bir yol olmuştur içimize. O balçıktan harf yoğurur sanatkâr ve her bir kelime ona bakar ervahta uyuyan ölü gözleri gibi.
Ve dünya Yahya Kemal gibi yeni şairlerini beklemektedir bilir misin?
"O, sen değil misin?"
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla...
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Kaf Şehrine Yürüyen Bilge
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
-Celip Bilgili'ye-
Bütün saatler zamansızlık enstitüsüne ayarlıdır Tanpınar diyarında. Ve bu zamansızlıkta sanatkârımız düşlenmemiş, kurgulanmamış zihin gemisiyle ütopyalar diyarına pupa yelken koyulur. Biz 'Sahnenin Dışındakiler’e' bir perde aralamıştır uğradığı düşsel kentlerin limanlarından. Rüya; melankolik bir ruhun deruni yakaza aynalarından bir projektör olup dört bir yanımızdan keskin ışıklarla savrulur. Kâh bir şimşek olup içimizdeki şehrin butün ağaçlarını ve dağlarını yıkıp savurur, kâh özenle seçilmiş bir parça dal ve gök parçası önümüze sunulur. Ama hiçbir zaman yeterince hak ettiğimizi hissetmeyiz bunları çünkü ne 'içindeyizdir zamanın ne de büsbütün dışında...' Biz 'Sahnenin Dışındakiler'i' ölüm korkusuna benzer bir telaştır alır. Hiçbir şeyimiz olmayan o her şeyimiz parçalanır ve 'yekpare bir anın parçalanmaz akışında' kaybolur. Bütün dünyamız yaşamın yalnızlığındaki gölgelere bürünür. Bu yüzden Suat’ın bahtına intihar yazılır. Bize ironik bir sual sormuştur aslında Suat ve cevabımızı beklemeden de kaybolmuştur. Yalnızca bir ses kalmıştır ondan içimizde:
“Devam et… Zaman da, mekânda ve rüyalarda kendini aramaya devam et...
Bulacaksın..."
Hayatımız sıkı ilmeklerle örülmüş bir antik kilimdir bezm-i elestten. Genetik hafızamız sanatkârın genişleyen zaman aynalarında gevşer ve bir yılan gibi içine doğru kıvrılır. Her rengin sonsuz derinliğinde uzun ve mor ışıklar Âdem ve Havva’nın yaradılış sırrını fısıldar. Âdem ki saf maden ve çamurdur. Âdem ki eline eşyanın ismi verilmiş dev imgeler imparatorudur. Havva, eşyayı ve nesneleri güzel yüzündeki gümüşi halelerle çevreleyen 'Antalyalı ruhtur, mektuplar posta güvercinleriyle bekaya savrulur... Caminin avlusundan bakan yüreği bahçedeki mezarların içinde mayalanmış ve çürümüş tarihimiz ve kimliğimizle birlikte kavrulur. Gökte rüya, rüya da hayat, hayatta nabızdır Tanpınar. Ve çoook uzaklardaki kendimize dokunmaktır... Hayat sıkı atılmış ilmeklerden örülüyse de, Tanpınar’ın gözlerin de zaman gevşer ve hayat ilmekleri bir bir çözülür. Mekân öylece durur, ama avuçlarının içindeki gök kubbemiz çatlak, yarı yıkık mihrabımız ve tarihimiz yılan derisi gibi üzerimizden soyulur. Bize 'maruz ve müşahit' bir çehreyle bakıp kaybolmuştur aslında Tanpınar. Abasız ve postsuz dervişin bir vasiyeti kalmıştır ondan 'şehrengizcilere': "Yoluna devam et... Zaman da, mekân da ve rüyalarda şehri parmaklarınla çözmeye devam et...
Bulacaksın..."
Bir 'Mahur Bestedir' gönül tellerinde Tanpınar; güftesi İsmail Dede Efendi’nin efsunlu nefesinden kâinata savrulur. Geçmişinin ve geleceğinin muhafızıdır; muhafaza edeceği şeyleri bir bir bulur ve tanır. Bütün seslerin ve sözlerin tek bir sesten ve kelimeden geldiğini kâinatla arasındaki bu ahenktar bütünlüğü musiki deryasının tennure eteklerine sımsıkı tutunarak savunur. Beklemek ve dinlemektir insanları ve sokakları Tanpınar; saatlerce... günlerce... Geçmişin devrilen çınarlarını Bursa Sokakların da güvercin bakışlı bir sessizlik için de kaldırmaktır. İnsanların gelip geçici bakışlarına kıstırılmış 'Beş Şehrin' ortak damarlarını yoklamaktır her bir taşta. Bazen kaybolmuş bir çini rengi, bazen bir kelime dilemektir Haktan niyazlarla. Ağlamaktır Tanpınar, içine doğru derin derin ağlamak... Kucaklamaktır Tanpınar kara bir sokak efesi kedisini çocukça bir edayla. Yeşilin ervahına bürünmektir görünmezlik makamında kalmak için... Anlamaktır, anlatmaktır ve dinlemektir saatler, günler buyu… Bir roman bırakıp sonra gitmektir buralardan. Kâinattaki tek ve büyük hikâyemiz “Vedalar” üzerine yazılanlarıdır... Ve İstanbul’u, İstanbul’u, İstanbul’u sevmektir aslında Tanpınar. Ondan bir iz kalmıştır âşıklarına İstanbul’un… "Yoluna devam et ey âşık… İstanbul sonsuz bir yeşil üzerin de yakaza halinde salınan Bursa’mın eflatuni ve altın renkli çocuğudur…"
İmgesini ve sesini arayan bir sanatkârdır Tanpınar; zamana gerili bir yay gibi fırlar sarı saman kâğıtlarının üzerinden. Kafirun kokulu kelimeler gömüldükleri mumyalar denizinden yüze yüze kıyılarımıza vurur. Uydurukça kelimelerin nahoş tadını farkedendir Tanpınar; dili nurdan beyaz bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla dişlerimizin arasında kelimelerimizi muhafaza ede durur. Her şeyi yutan, iten, yıkan yalancıların ve riyakârların maske altındaki yarı saydam yüzlerini gören ve gösterendir Tanpınar. Kelimelerin damarlarından akan kandır. Kalemin tökezlediği edebi eserlerde her şey olmaya çalışan edip ve edibelere inat hiçliğe varan bir yazı ve yazıttır! Çöküntüye uğramış hafızamızın med-cezirlerinde gidip gelmektir Tanpınar ve çamurlu ayaklarla kendi kıyılarımızda gezmektir. Bir avuç çakıl, bir avuç ölü ve diri zaman, bir avuç deniz kabuğu serpip gitmiştir yüzlerimize. Tektonik bir depremle batmış medeniyetimizin cılız köklerini kıyıya çekip çıkarmaya çalışan bir Nuh Peygamber torunudur. Ruhumuzun biçimi kalmıştır yalnızca avuçlarında... Avuçları bir dervişin avuçlarıdır… Avuçları aynadır… 'Babil Büyücüsü’nün' avucundaki taşla yaşıt bir ayna. Tanpınar Zamanın umursamaz boşluğunda bir giz bırakıp gitmiştir Saliha Malhun adındaki bir yazma heveskârına da. “O gizi bul… demiştir zamanda mekân da ve rüyada. O giz saf ışık ve sonsuzluktur. O giz yerle gök arasında Babil büyücüsünün avucunda bekleyen taştır. Senin taşındır. O taşı bulduğunda kendi hikâyenle var olacaksın…
Yazmaya devam et; o gizi bulacaksın…
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda
Devamını okuyun...>>
-Celip Bilgili'ye-
Bütün saatler zamansızlık enstitüsüne ayarlıdır Tanpınar diyarında. Ve bu zamansızlıkta sanatkârımız düşlenmemiş, kurgulanmamış zihin gemisiyle ütopyalar diyarına pupa yelken koyulur. Biz 'Sahnenin Dışındakiler’e' bir perde aralamıştır uğradığı düşsel kentlerin limanlarından. Rüya; melankolik bir ruhun deruni yakaza aynalarından bir projektör olup dört bir yanımızdan keskin ışıklarla savrulur. Kâh bir şimşek olup içimizdeki şehrin butün ağaçlarını ve dağlarını yıkıp savurur, kâh özenle seçilmiş bir parça dal ve gök parçası önümüze sunulur. Ama hiçbir zaman yeterince hak ettiğimizi hissetmeyiz bunları çünkü ne 'içindeyizdir zamanın ne de büsbütün dışında...' Biz 'Sahnenin Dışındakiler'i' ölüm korkusuna benzer bir telaştır alır. Hiçbir şeyimiz olmayan o her şeyimiz parçalanır ve 'yekpare bir anın parçalanmaz akışında' kaybolur. Bütün dünyamız yaşamın yalnızlığındaki gölgelere bürünür. Bu yüzden Suat’ın bahtına intihar yazılır. Bize ironik bir sual sormuştur aslında Suat ve cevabımızı beklemeden de kaybolmuştur. Yalnızca bir ses kalmıştır ondan içimizde:
“Devam et… Zaman da, mekânda ve rüyalarda kendini aramaya devam et...
Bulacaksın..."
Hayatımız sıkı ilmeklerle örülmüş bir antik kilimdir bezm-i elestten. Genetik hafızamız sanatkârın genişleyen zaman aynalarında gevşer ve bir yılan gibi içine doğru kıvrılır. Her rengin sonsuz derinliğinde uzun ve mor ışıklar Âdem ve Havva’nın yaradılış sırrını fısıldar. Âdem ki saf maden ve çamurdur. Âdem ki eline eşyanın ismi verilmiş dev imgeler imparatorudur. Havva, eşyayı ve nesneleri güzel yüzündeki gümüşi halelerle çevreleyen 'Antalyalı ruhtur, mektuplar posta güvercinleriyle bekaya savrulur... Caminin avlusundan bakan yüreği bahçedeki mezarların içinde mayalanmış ve çürümüş tarihimiz ve kimliğimizle birlikte kavrulur. Gökte rüya, rüya da hayat, hayatta nabızdır Tanpınar. Ve çoook uzaklardaki kendimize dokunmaktır... Hayat sıkı atılmış ilmeklerden örülüyse de, Tanpınar’ın gözlerin de zaman gevşer ve hayat ilmekleri bir bir çözülür. Mekân öylece durur, ama avuçlarının içindeki gök kubbemiz çatlak, yarı yıkık mihrabımız ve tarihimiz yılan derisi gibi üzerimizden soyulur. Bize 'maruz ve müşahit' bir çehreyle bakıp kaybolmuştur aslında Tanpınar. Abasız ve postsuz dervişin bir vasiyeti kalmıştır ondan 'şehrengizcilere': "Yoluna devam et... Zaman da, mekân da ve rüyalarda şehri parmaklarınla çözmeye devam et...
Bulacaksın..."
Bir 'Mahur Bestedir' gönül tellerinde Tanpınar; güftesi İsmail Dede Efendi’nin efsunlu nefesinden kâinata savrulur. Geçmişinin ve geleceğinin muhafızıdır; muhafaza edeceği şeyleri bir bir bulur ve tanır. Bütün seslerin ve sözlerin tek bir sesten ve kelimeden geldiğini kâinatla arasındaki bu ahenktar bütünlüğü musiki deryasının tennure eteklerine sımsıkı tutunarak savunur. Beklemek ve dinlemektir insanları ve sokakları Tanpınar; saatlerce... günlerce... Geçmişin devrilen çınarlarını Bursa Sokakların da güvercin bakışlı bir sessizlik için de kaldırmaktır. İnsanların gelip geçici bakışlarına kıstırılmış 'Beş Şehrin' ortak damarlarını yoklamaktır her bir taşta. Bazen kaybolmuş bir çini rengi, bazen bir kelime dilemektir Haktan niyazlarla. Ağlamaktır Tanpınar, içine doğru derin derin ağlamak... Kucaklamaktır Tanpınar kara bir sokak efesi kedisini çocukça bir edayla. Yeşilin ervahına bürünmektir görünmezlik makamında kalmak için... Anlamaktır, anlatmaktır ve dinlemektir saatler, günler buyu… Bir roman bırakıp sonra gitmektir buralardan. Kâinattaki tek ve büyük hikâyemiz “Vedalar” üzerine yazılanlarıdır... Ve İstanbul’u, İstanbul’u, İstanbul’u sevmektir aslında Tanpınar. Ondan bir iz kalmıştır âşıklarına İstanbul’un… "Yoluna devam et ey âşık… İstanbul sonsuz bir yeşil üzerin de yakaza halinde salınan Bursa’mın eflatuni ve altın renkli çocuğudur…"
İmgesini ve sesini arayan bir sanatkârdır Tanpınar; zamana gerili bir yay gibi fırlar sarı saman kâğıtlarının üzerinden. Kafirun kokulu kelimeler gömüldükleri mumyalar denizinden yüze yüze kıyılarımıza vurur. Uydurukça kelimelerin nahoş tadını farkedendir Tanpınar; dili nurdan beyaz bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla dişlerimizin arasında kelimelerimizi muhafaza ede durur. Her şeyi yutan, iten, yıkan yalancıların ve riyakârların maske altındaki yarı saydam yüzlerini gören ve gösterendir Tanpınar. Kelimelerin damarlarından akan kandır. Kalemin tökezlediği edebi eserlerde her şey olmaya çalışan edip ve edibelere inat hiçliğe varan bir yazı ve yazıttır! Çöküntüye uğramış hafızamızın med-cezirlerinde gidip gelmektir Tanpınar ve çamurlu ayaklarla kendi kıyılarımızda gezmektir. Bir avuç çakıl, bir avuç ölü ve diri zaman, bir avuç deniz kabuğu serpip gitmiştir yüzlerimize. Tektonik bir depremle batmış medeniyetimizin cılız köklerini kıyıya çekip çıkarmaya çalışan bir Nuh Peygamber torunudur. Ruhumuzun biçimi kalmıştır yalnızca avuçlarında... Avuçları bir dervişin avuçlarıdır… Avuçları aynadır… 'Babil Büyücüsü’nün' avucundaki taşla yaşıt bir ayna. Tanpınar Zamanın umursamaz boşluğunda bir giz bırakıp gitmiştir Saliha Malhun adındaki bir yazma heveskârına da. “O gizi bul… demiştir zamanda mekân da ve rüyada. O giz saf ışık ve sonsuzluktur. O giz yerle gök arasında Babil büyücüsünün avucunda bekleyen taştır. Senin taşındır. O taşı bulduğunda kendi hikâyenle var olacaksın…
Yazmaya devam et; o gizi bulacaksın…
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda
Taşın gayya kuyusunda
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Hatem'ül Muharrirîn...
Anne! Yunus ne dediyse hep çıktı..
'Şeytanlar'semirdi kuvvetli oldu
Zayıf olsalar ne farkederdi?
Nasıl olsa onlar galip gelecekti
Bundan sonra Aşık Garip olunur mu ki?
Sen onu söyle Anne...
Bana şiir yazmayı merhum Kaya Bilgegil Hoca öğretmişti…
O vakit dokuz yaşında idim ve yazdığım ilk şiir idi… Onun bir üniversite hocası olduğunu dahi o zaman aklım kesmemişti. Yazdığım ilk şiir "Mavi Bulutlar" 23 Nisan Çocuk Bayramı'nda düzenlenen şiir yarışmasında birinci seçilmişti. Oturmuş şiirine kafiye uydurmaya çalışan bir çocuğun ruhuna onun anlayacağı bir lisanla serbest şiirin sırlarını acaba kaç eğitmen nakşedebilir ki şimdilerde? Ben onun gibi yumuşak ve latif bir insanı hayatım boyunca tanımamıştım. Yazık ki, ertesi sene onun ölümünü duymuştum büyüklerimden ve onun bir edebiyat profesörü olduğunu da lise yıllarında edebiyat dergilerinde görüp hatırlamıştım. Evet, beni Kaya Bilgegil Hoca daha anlattığı ilk derste şair yapmıştı, bir de on dört yaşında şiiriyle tanıştığım Necip Fazıl Kısakürek… Ruhumun "manzur-u nazar-ı kirâm-ı" ise meğer üstadımın piri Abdülhakim Arvasi Hazretleri (k.d.s) imiş... Bunu da kozmik rüzgârlarda savrulup, kıyma makinelerinden geçtikten sonra anladım…
Hüsrev Hatemi Hoca’m da benim için çocukluğumda aldığım o ilk hoca-talebe tedrisinin ruhuma aktığı acayip ve garip tecrübenin sanki şimdiki zamandaki sevgi ve yankısıdır. Benim onda bulduğum belki kimselerin anlamayacağı bir hâldir. Zaten bir arayış ve ertelenmişlik içinde geçen hayatında fiziken bağlanacak kaç şey bulabilir ki bir sanatkâr? Hâlbuki bu dünya inadına bize bir varlık adı koymak için direnir, adeta üstümüze üstümüze gelir! Ben şunu fark ettim ki, gerçek sanatkârlarda bir varlık cevheri var ve o cevher bir ad ve unvan almamak adına bu âlemle cebelleşiyor! Çünkü ortalığa dökülüp saçılmak varlık basamaklarına tırmanışta bir engeldir ve sanatkârı paldır-küldür merdivenlerden aşağı atar! O halde eser ortaya koymak, yazmak, ruhun aldığı mesafelerin bir tezahürü, ancak "yazar" ya da "şair" sıfatını almak ise, maddi bir kaba girip gönül vermekle ilgili bir keyfiyettir…
Hâtem’ül Mauharrirîn olan Hocamız dahi bana göre çocukluğumda ruhuma dercedilen sanatkâr terbiyesi uyarınca, hiç de öyle kendisine “şair” ya da “yazar” sıfatı koymak için eser verenlerden değildir. Onlarda algıladığım bu hedefsizlik bana şiirin şairin üstünde, eserin ise yazarın üstünde durması gerektiği fikrini aşılamıştır.
Benim inancıma göre şiir; velev bir kalem darbesiyle yazılmış olsa dahi, onu bin bir ruh hali içinde işleyecek bir ustaya ihtiyaç vardır. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki bu alçak gönüllülük bize gösteriyor ki, esasında yazılan her mısranın ebediyete meydan okumasına hiçbir mani yoktur. Kaldı ki, her sanatkâr eserini göze değecek her türlü çerçöple okuyucu önüne çıkmasından hicab etmeli değil midir?
İznik’te yaşlı bir çini ustasından öğrendiğim “sır” bana ‘Lâ Edri’ hikâyesini yazdırmıştı. Eserlerinde muhakkak surette eksik bir şey bırakan eski nakkâşların sorularımın arttığı bir dönemde karşıma çıkması, benim sanat adına ruhumdaki her şeyi yıkıp yeni baştan inşa etmemi gerektirmişti. Hatemi Hoca'mızın şiirlerini okuduğum Türk Edebiyatı Dergili lise yıllarımda anladığım şey şu idi; esasında şair pek çok konuda duymadığı mesuliyet duygusunu, ancak ve ancak “kelime” karşısında duyan insandır. Bırakınız Hatemi Hocâ’mızın şiirlerini tahlil etmeyi, onun en küçük bir haşiyesini dahi okurken "söz bu kadar mı güzel söylenir" diye düşünmekten kendimi alamamışımdır.
Bunun dahi üzerinde sonradan pek çok kere kara kara düşündüğüm günler olmuştu. Acaba sözü daha güzel söyleyebilecekken buna muvaffak olamamak, ondan cennet kokusunu ya da bir cehennem vaveylasını esirgemek… Bu, sanatkârın tövbesinin dahi kabul olunmayacağı bir mesuliyet değil midir? Kaldı ki, söz konusu şiir ise, dilin mutlak varlık kazandığı bir alanda kendimizi yetkin bulmamız gerekmez mi? Ve dahi Üstad Yahya Kemal Beyatlı gibi, eğer kelimelerimiz ebedileşme yolunda bir cehd taşımıyorlarsa, orada durup biraz düşünmemiz lazım gelir!.. Değil midir ki, şiir; dilin bütün ihtimal alanlarının silindiği tek tasarruf alanıdır. Şiirin ruhumuza aktığı mecra eğer levh-u mahfuz ise ki, -her Müslüman olduğunu söyleyen sanatkâr hat sanatı geleneğindeki bu düsturu kendisine ilke edinmesi gerekir- şu halde sözdeki mânâ dahi işte bu mutlak hakikat içinde olmalıdır.
Bunu Hatemi Hoca’mızın eserlerinde şöyle izah etmek mümkün; eğer bir şiiri başka türlü de söylemek mümkün ise onu şiir nevinden saymamıza lüzum yoktur. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki en büyük hususiyette bana göre sözün diğer bütün ihtimallerinin asla aklımıza gelmeyeceği bir enginlikte kendimizi bulmamızdır. Onun yazdığı her cümle ya da mısra okunurken dahi bütün bir edebiyatı içine alır. Geri kalan ne ise varlığa dahi ihtiyaç duymaz artık…
Çocukluğumda ruhuma dokunan Kaya Bilgegil Hocanın eli acaba benim için bir talihsizlik miydi bilmiyorum! Şimdi sanat camiasında ve bir kısım medyada bir çok heveskârın sağlam ruha dokunacak eserler vermek yerine, "şair" ya da "yazar" olmak hevesinde olmaları ne kadar acayibime gidiyor. Karabaş-ı Veli Tekkesine her gittiğim de kendime sorarım;”Buraya niçin geliyorsun? Sen ki sözün şiir ve yazı halakasına dahi dâhil olmayı becerememiş bir kelime dervişi iken nasıl arınacağını düşünürsün?" Hatemi Hocamızın eserlerini okuduğumda şunu ferketmiştim; onun gibi nadir sanatkârlarda şairlik, esasında zeka bakımından da bir yüksekliği, ruhça asaleti ve dahi saflık ve duruluğu da gerektirmektedir.
Edebiyat mahfillerinin iktidar ve çetelerin fikir planında pay-ü mal edildiği bir dönemde beni dehşete en çok düşüren şey, bugünün şairi için “kitapsızlığın” belki en ehven olanı. Çünkü bugünkü şair ve yazarları için kitap, şuurun değil ne yazık ki bir hevesin mahsulü! Bugün ölümün nevi dahi değişmiştir. Ölüm; sekerat halinden çıkarak başka şekillerde vuku bulmaktadır. Bunun gibi ölmekte olanın emareleriyle, dirilmekte olanı sezme kabiliyetinin elimizden gittiği bir devirde, kendi ruhumuzdaki ilhamları dahi keşfetmek, onlara sahip çıkmak noktasında gerçek sanatkâra büyük mesuliyet düşmektedir.
”Âşık Garip Coğrafyası’nda” varlık acısını iliklerine kadar duyan bir insanın ruhaniyetini bulursunuz. Bu öyle bir şey ki, Aşık Garib’in sözleri bir varlıktan çok kendi iç âlemine gömülmüş ruhunun bezm-i elestteki kendi sesini dinlemesidir. İlmi nispetinde büyük bir tevazu abidesi olan hocamızın taşıdığı edep ve nezakete cümle âlemin hayran kalmaması ise asla mümkün değildir. Kendisine büyük bir sevgi ve yakınlık besleyişimin sebebi, üstadım Necip Fazıl’ın bütün ruhumu sarsan bir cümlesi gibidir. “Mistik bir şiirdir…”
Hâtem’ül Muharrirîn Hocamız dahi böyle bir sanatkârdır ruhlar için…
Derin ve mistik…
O her daim ter ü taze ve bu dünya çöllerine iniş kadar eski yüzümüz ve tarihimiz, “tapu sicil muhafızımızdır” o bizim...
Biz dahi Hocamızın “Saygı Günü’nü” mahrum ve mahzun kutlar, en derin ve kalbî muhabbetlerimle güzel ellerinden öperim…
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…
Devamını okuyun...>>
'Şeytanlar'semirdi kuvvetli oldu
Zayıf olsalar ne farkederdi?
Nasıl olsa onlar galip gelecekti
Bundan sonra Aşık Garip olunur mu ki?
Sen onu söyle Anne...
Bana şiir yazmayı merhum Kaya Bilgegil Hoca öğretmişti…
O vakit dokuz yaşında idim ve yazdığım ilk şiir idi… Onun bir üniversite hocası olduğunu dahi o zaman aklım kesmemişti. Yazdığım ilk şiir "Mavi Bulutlar" 23 Nisan Çocuk Bayramı'nda düzenlenen şiir yarışmasında birinci seçilmişti. Oturmuş şiirine kafiye uydurmaya çalışan bir çocuğun ruhuna onun anlayacağı bir lisanla serbest şiirin sırlarını acaba kaç eğitmen nakşedebilir ki şimdilerde? Ben onun gibi yumuşak ve latif bir insanı hayatım boyunca tanımamıştım. Yazık ki, ertesi sene onun ölümünü duymuştum büyüklerimden ve onun bir edebiyat profesörü olduğunu da lise yıllarında edebiyat dergilerinde görüp hatırlamıştım. Evet, beni Kaya Bilgegil Hoca daha anlattığı ilk derste şair yapmıştı, bir de on dört yaşında şiiriyle tanıştığım Necip Fazıl Kısakürek… Ruhumun "manzur-u nazar-ı kirâm-ı" ise meğer üstadımın piri Abdülhakim Arvasi Hazretleri (k.d.s) imiş... Bunu da kozmik rüzgârlarda savrulup, kıyma makinelerinden geçtikten sonra anladım…
Hüsrev Hatemi Hoca’m da benim için çocukluğumda aldığım o ilk hoca-talebe tedrisinin ruhuma aktığı acayip ve garip tecrübenin sanki şimdiki zamandaki sevgi ve yankısıdır. Benim onda bulduğum belki kimselerin anlamayacağı bir hâldir. Zaten bir arayış ve ertelenmişlik içinde geçen hayatında fiziken bağlanacak kaç şey bulabilir ki bir sanatkâr? Hâlbuki bu dünya inadına bize bir varlık adı koymak için direnir, adeta üstümüze üstümüze gelir! Ben şunu fark ettim ki, gerçek sanatkârlarda bir varlık cevheri var ve o cevher bir ad ve unvan almamak adına bu âlemle cebelleşiyor! Çünkü ortalığa dökülüp saçılmak varlık basamaklarına tırmanışta bir engeldir ve sanatkârı paldır-küldür merdivenlerden aşağı atar! O halde eser ortaya koymak, yazmak, ruhun aldığı mesafelerin bir tezahürü, ancak "yazar" ya da "şair" sıfatını almak ise, maddi bir kaba girip gönül vermekle ilgili bir keyfiyettir…
Hâtem’ül Mauharrirîn olan Hocamız dahi bana göre çocukluğumda ruhuma dercedilen sanatkâr terbiyesi uyarınca, hiç de öyle kendisine “şair” ya da “yazar” sıfatı koymak için eser verenlerden değildir. Onlarda algıladığım bu hedefsizlik bana şiirin şairin üstünde, eserin ise yazarın üstünde durması gerektiği fikrini aşılamıştır.
Benim inancıma göre şiir; velev bir kalem darbesiyle yazılmış olsa dahi, onu bin bir ruh hali içinde işleyecek bir ustaya ihtiyaç vardır. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki bu alçak gönüllülük bize gösteriyor ki, esasında yazılan her mısranın ebediyete meydan okumasına hiçbir mani yoktur. Kaldı ki, her sanatkâr eserini göze değecek her türlü çerçöple okuyucu önüne çıkmasından hicab etmeli değil midir?
İznik’te yaşlı bir çini ustasından öğrendiğim “sır” bana ‘Lâ Edri’ hikâyesini yazdırmıştı. Eserlerinde muhakkak surette eksik bir şey bırakan eski nakkâşların sorularımın arttığı bir dönemde karşıma çıkması, benim sanat adına ruhumdaki her şeyi yıkıp yeni baştan inşa etmemi gerektirmişti. Hatemi Hoca'mızın şiirlerini okuduğum Türk Edebiyatı Dergili lise yıllarımda anladığım şey şu idi; esasında şair pek çok konuda duymadığı mesuliyet duygusunu, ancak ve ancak “kelime” karşısında duyan insandır. Bırakınız Hatemi Hocâ’mızın şiirlerini tahlil etmeyi, onun en küçük bir haşiyesini dahi okurken "söz bu kadar mı güzel söylenir" diye düşünmekten kendimi alamamışımdır.
Bunun dahi üzerinde sonradan pek çok kere kara kara düşündüğüm günler olmuştu. Acaba sözü daha güzel söyleyebilecekken buna muvaffak olamamak, ondan cennet kokusunu ya da bir cehennem vaveylasını esirgemek… Bu, sanatkârın tövbesinin dahi kabul olunmayacağı bir mesuliyet değil midir? Kaldı ki, söz konusu şiir ise, dilin mutlak varlık kazandığı bir alanda kendimizi yetkin bulmamız gerekmez mi? Ve dahi Üstad Yahya Kemal Beyatlı gibi, eğer kelimelerimiz ebedileşme yolunda bir cehd taşımıyorlarsa, orada durup biraz düşünmemiz lazım gelir!.. Değil midir ki, şiir; dilin bütün ihtimal alanlarının silindiği tek tasarruf alanıdır. Şiirin ruhumuza aktığı mecra eğer levh-u mahfuz ise ki, -her Müslüman olduğunu söyleyen sanatkâr hat sanatı geleneğindeki bu düsturu kendisine ilke edinmesi gerekir- şu halde sözdeki mânâ dahi işte bu mutlak hakikat içinde olmalıdır.
Bunu Hatemi Hoca’mızın eserlerinde şöyle izah etmek mümkün; eğer bir şiiri başka türlü de söylemek mümkün ise onu şiir nevinden saymamıza lüzum yoktur. Hatemi Hoca’mızın şiirlerindeki en büyük hususiyette bana göre sözün diğer bütün ihtimallerinin asla aklımıza gelmeyeceği bir enginlikte kendimizi bulmamızdır. Onun yazdığı her cümle ya da mısra okunurken dahi bütün bir edebiyatı içine alır. Geri kalan ne ise varlığa dahi ihtiyaç duymaz artık…
Çocukluğumda ruhuma dokunan Kaya Bilgegil Hocanın eli acaba benim için bir talihsizlik miydi bilmiyorum! Şimdi sanat camiasında ve bir kısım medyada bir çok heveskârın sağlam ruha dokunacak eserler vermek yerine, "şair" ya da "yazar" olmak hevesinde olmaları ne kadar acayibime gidiyor. Karabaş-ı Veli Tekkesine her gittiğim de kendime sorarım;”Buraya niçin geliyorsun? Sen ki sözün şiir ve yazı halakasına dahi dâhil olmayı becerememiş bir kelime dervişi iken nasıl arınacağını düşünürsün?" Hatemi Hocamızın eserlerini okuduğumda şunu ferketmiştim; onun gibi nadir sanatkârlarda şairlik, esasında zeka bakımından da bir yüksekliği, ruhça asaleti ve dahi saflık ve duruluğu da gerektirmektedir.
Edebiyat mahfillerinin iktidar ve çetelerin fikir planında pay-ü mal edildiği bir dönemde beni dehşete en çok düşüren şey, bugünün şairi için “kitapsızlığın” belki en ehven olanı. Çünkü bugünkü şair ve yazarları için kitap, şuurun değil ne yazık ki bir hevesin mahsulü! Bugün ölümün nevi dahi değişmiştir. Ölüm; sekerat halinden çıkarak başka şekillerde vuku bulmaktadır. Bunun gibi ölmekte olanın emareleriyle, dirilmekte olanı sezme kabiliyetinin elimizden gittiği bir devirde, kendi ruhumuzdaki ilhamları dahi keşfetmek, onlara sahip çıkmak noktasında gerçek sanatkâra büyük mesuliyet düşmektedir.
”Âşık Garip Coğrafyası’nda” varlık acısını iliklerine kadar duyan bir insanın ruhaniyetini bulursunuz. Bu öyle bir şey ki, Aşık Garib’in sözleri bir varlıktan çok kendi iç âlemine gömülmüş ruhunun bezm-i elestteki kendi sesini dinlemesidir. İlmi nispetinde büyük bir tevazu abidesi olan hocamızın taşıdığı edep ve nezakete cümle âlemin hayran kalmaması ise asla mümkün değildir. Kendisine büyük bir sevgi ve yakınlık besleyişimin sebebi, üstadım Necip Fazıl’ın bütün ruhumu sarsan bir cümlesi gibidir. “Mistik bir şiirdir…”
Hâtem’ül Muharrirîn Hocamız dahi böyle bir sanatkârdır ruhlar için…
Derin ve mistik…
O her daim ter ü taze ve bu dünya çöllerine iniş kadar eski yüzümüz ve tarihimiz, “tapu sicil muhafızımızdır” o bizim...
Biz dahi Hocamızın “Saygı Günü’nü” mahrum ve mahzun kutlar, en derin ve kalbî muhabbetlerimle güzel ellerinden öperim…
Ahirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Ben Bir Şehri Çözdüm Parmaklarımla...
-"Sürgün Gibi Masallarda İlhan İrem'in "...güzel bir şarkısıydı dinlediğim-
Ben dün gece bir sırrı çözdüm..
Ben bir şehri çözdüm parmaklarımla…
Antik bir şehrin külden sokaklarında
Esrar satan Babilli bir büyücü ile dost oldum…
Taş koydu avucuma…
İşte söz bu dedi..
Esrar avuçlarında…
Düştüm taşın gayya kuyusuna…
Taş…
Gölgeler içinde bir giz…
Gölgelerde gizli giz…
Babil Büyücüsü elinde kör bıçak
Taşı soydu ince bir zar halinde…
Beynimin zarlarını özene bezene…
Ne kadar geç ölürsen o kadar iyi dedi…
Ne kadar geç ölürsen o kadar iyi…
Ruhumun uçup gitmesi taş kesilmeme rastlar…
O zamansız zamanlarda...
O zamansız zamanlarda...
Ölüme aldırmıyorum dedim büyücüye
Neden aldırasın ki dedi.
Zaten hayat sürüyordun sen orada…
Gerçek hayat burada…
Taş ol!...
Taş ol da
Sevgisiz bir boşlukta sallanan
Bulduğu yerde yatan
Sokak serserileri yatsın bağrında…
Yatsın da sen taş ol…
Taş olabilirsen…
Olacaksın…
O zamansız zamanlarda
O zamansız zamanlarda…
O zamansız zamanlarda
Üşüyorum dedim büyücüye
Bir caddeyim hatırlıyorum…
Gölgelerde gizli binlerce giz yürüyor içimde
Yürüdükçe uzuyorum
Ve hala ben sırrımı anlamayacaklara
Hikayemi anlatıyorum…
Baştan kara çıkmazlarda
Baştan kara çıkmazlarda…
Bükülü büküle kıvrılan
O gayya kuyusunda
Benliğim atom atom bir kainat...
Eşyanın hafızasında
Kendi organlarımı seyrediyorum
Beynimi çıkarıp bir kavanoza koymuşlar
Görünce hatırlayıverdim
Bir zamanlar sevdiğim herkesi...
Yalan yanlış aynalarda...
Yalan yanlış aynalarda...
Bir taşım lakin
İçimdeki bu zaman sızısı nedir?
“Büyücü, büyücü ne bana hıncın?”
Zamanın durabileceğini
Bilmiyor muydun? dedi burada.
Evet fark ettim dedim...
Lakin geç fark ettim!...
Ben artık acı çekebilir miyim ki?
Ben niçin acı çekiyorum büyücü?
Yalan yalnış aynalarda...
Baştan kara çıkmazlarda...
Büküle Büküle kıvrılan
İnanılmaz tutkularda...
Sahi ben kimim büyücü?
Belki kendimi anlasam
Tanıyabilirim herkesi
Kendimi bir yere koyabilirim...
Hissettiklerime bakılırsa
Enikonu sevmişim!
Olmayan yüzüm nasıldı büyücü?
Kocaman mıydı gözlerim?
Ellerim nasıldı?
Bir mum gibi mi uzardı parmaklarım?
Siyah mıydı gözlerim?
Kurum karası...
Kuyu karası...
Gözlerimi özledim
Yalan yanlış aynalarda
Baştan kara çıkmazlarda
Sürgün gibi masallarda...
Sürgün gibi masallarda...
Ah büyücü…
Bileydim
Sana hiç hikaye yazar mıydım?
Nereye saklardım onca papirüsleri?
Şehrin kuyusunda deli gibi arıyorum seni.
Taşın esrarı içinde
Eşyanın karanlığı içinde
Oturmuş ağlıyorum...
Dışı akşam içi gündüz
Dışı akşam içi gündüz
Kendimi öldürmek için
Önce varlığımı bilmeliyim.
Öylesine yokum ki!...
Öylesine çokum ki!
Yalan yanlış aynalarda
Öylesine çokum ki!
Baştankara çıkmazlarda!
Öylesine çokum ki
Sürgün gibi masallarda
Öylesine çokum ki
Sürgün gibi masallarda…
İşte karşı kaldırımda
Hayat gailesinde koşan kız
Ve tam yanından geçen
Üniversite sürgünü kız…
Aynı anda hepsi benim…
Caddelerde
sokaklarda yürüyenler
Hepsi benim...
Hepsi benim…
Herkes benim…
Bütün sızıları
İçimde duyuyorum...
Ben bir taşım biliyorum...
Gerçi kendimi nerede aramam
Gerektiğini artık biliyorum…
Lakin…
Çok zor!..
Öylesine çokum ki!..
Öylesine yokum ki!..
Büküle büküle kıvrılan
İnanılmaz tutkularda…
Olmalı büyücü!...
Bir yolu olmalı!..
Kendimi ve seni
Bulmanın bir yolu olmalı
Kokun nasıldı senin?
Hangi rengi severdin?
Kurum karası
Kuyu karası
Yusuf’un gözleri gibi belki..
Sürgün gibi masallarda
Sürgün gibi masallarda…
Ben..
Bir şehri çözdüm
Dün gece parmaklarımla
Antik bir şehrin
Külden sokaklarında
Babilli bir büyücü
Ve elinde bir taş..
Taş avucumda
Düştüm gayya kuyusuna
Atom atom dönüyorum..
Döndükçe soğuyorum..
Önce harflerim dönüyor..
Kelimeler dönüyor..
Ben yazıyorum..
Taşın içinde bir dünya kurdum..
İnce ince soydu
Beynimin zarlarını büyücü..
Büyücü…
Uzaklarda bir düş kur dedi..
Yapa yalnız bir gülüş ol dedi..
O gülüşlerden bir ev kur
Delilenme!.. git gelme dur dedi.
Ben
Bir şehri çözdüm dün gece
Parmaklarımda…
Taş
Dışı akşam içi gündüz..
Taş
Güzü bahar içinde güz..
Taş
Gölgelerde giz...
O gizi
Buldum…
Taşın gayya kuyusunda...
Taşın gayya kuyusunda...
Taşın gayya kuyusunda...
Devamını okuyun...>>
Ben dün gece bir sırrı çözdüm..
Ben bir şehri çözdüm parmaklarımla…
Antik bir şehrin külden sokaklarında
Esrar satan Babilli bir büyücü ile dost oldum…
Taş koydu avucuma…
İşte söz bu dedi..
Esrar avuçlarında…
Düştüm taşın gayya kuyusuna…
Taş…
Gölgeler içinde bir giz…
Gölgelerde gizli giz…
Babil Büyücüsü elinde kör bıçak
Taşı soydu ince bir zar halinde…
Beynimin zarlarını özene bezene…
Ne kadar geç ölürsen o kadar iyi dedi…
Ne kadar geç ölürsen o kadar iyi…
Ruhumun uçup gitmesi taş kesilmeme rastlar…
O zamansız zamanlarda...
O zamansız zamanlarda...
Ölüme aldırmıyorum dedim büyücüye
Neden aldırasın ki dedi.
Zaten hayat sürüyordun sen orada…
Gerçek hayat burada…
Taş ol!...
Taş ol da
Sevgisiz bir boşlukta sallanan
Bulduğu yerde yatan
Sokak serserileri yatsın bağrında…
Yatsın da sen taş ol…
Taş olabilirsen…
Olacaksın…
O zamansız zamanlarda
O zamansız zamanlarda…
O zamansız zamanlarda
Üşüyorum dedim büyücüye
Bir caddeyim hatırlıyorum…
Gölgelerde gizli binlerce giz yürüyor içimde
Yürüdükçe uzuyorum
Ve hala ben sırrımı anlamayacaklara
Hikayemi anlatıyorum…
Baştan kara çıkmazlarda
Baştan kara çıkmazlarda…
Bükülü büküle kıvrılan
O gayya kuyusunda
Benliğim atom atom bir kainat...
Eşyanın hafızasında
Kendi organlarımı seyrediyorum
Beynimi çıkarıp bir kavanoza koymuşlar
Görünce hatırlayıverdim
Bir zamanlar sevdiğim herkesi...
Yalan yanlış aynalarda...
Yalan yanlış aynalarda...
Bir taşım lakin
İçimdeki bu zaman sızısı nedir?
“Büyücü, büyücü ne bana hıncın?”
Zamanın durabileceğini
Bilmiyor muydun? dedi burada.
Evet fark ettim dedim...
Lakin geç fark ettim!...
Ben artık acı çekebilir miyim ki?
Ben niçin acı çekiyorum büyücü?
Yalan yalnış aynalarda...
Baştan kara çıkmazlarda...
Büküle Büküle kıvrılan
İnanılmaz tutkularda...
Sahi ben kimim büyücü?
Belki kendimi anlasam
Tanıyabilirim herkesi
Kendimi bir yere koyabilirim...
Hissettiklerime bakılırsa
Enikonu sevmişim!
Olmayan yüzüm nasıldı büyücü?
Kocaman mıydı gözlerim?
Ellerim nasıldı?
Bir mum gibi mi uzardı parmaklarım?
Siyah mıydı gözlerim?
Kurum karası...
Kuyu karası...
Gözlerimi özledim
Yalan yanlış aynalarda
Baştan kara çıkmazlarda
Sürgün gibi masallarda...
Sürgün gibi masallarda...
Ah büyücü…
Bileydim
Sana hiç hikaye yazar mıydım?
Nereye saklardım onca papirüsleri?
Şehrin kuyusunda deli gibi arıyorum seni.
Taşın esrarı içinde
Eşyanın karanlığı içinde
Oturmuş ağlıyorum...
Dışı akşam içi gündüz
Dışı akşam içi gündüz
Kendimi öldürmek için
Önce varlığımı bilmeliyim.
Öylesine yokum ki!...
Öylesine çokum ki!
Yalan yanlış aynalarda
Öylesine çokum ki!
Baştankara çıkmazlarda!
Öylesine çokum ki
Sürgün gibi masallarda
Öylesine çokum ki
Sürgün gibi masallarda…
İşte karşı kaldırımda
Hayat gailesinde koşan kız
Ve tam yanından geçen
Üniversite sürgünü kız…
Aynı anda hepsi benim…
Caddelerde
sokaklarda yürüyenler
Hepsi benim...
Hepsi benim…
Herkes benim…
Bütün sızıları
İçimde duyuyorum...
Ben bir taşım biliyorum...
Gerçi kendimi nerede aramam
Gerektiğini artık biliyorum…
Lakin…
Çok zor!..
Öylesine çokum ki!..
Öylesine yokum ki!..
Büküle büküle kıvrılan
İnanılmaz tutkularda…
Olmalı büyücü!...
Bir yolu olmalı!..
Kendimi ve seni
Bulmanın bir yolu olmalı
Kokun nasıldı senin?
Hangi rengi severdin?
Kurum karası
Kuyu karası
Yusuf’un gözleri gibi belki..
Sürgün gibi masallarda
Sürgün gibi masallarda…
Ben..
Bir şehri çözdüm
Dün gece parmaklarımla
Antik bir şehrin
Külden sokaklarında
Babilli bir büyücü
Ve elinde bir taş..
Taş avucumda
Düştüm gayya kuyusuna
Atom atom dönüyorum..
Döndükçe soğuyorum..
Önce harflerim dönüyor..
Kelimeler dönüyor..
Ben yazıyorum..
Taşın içinde bir dünya kurdum..
İnce ince soydu
Beynimin zarlarını büyücü..
Büyücü…
Uzaklarda bir düş kur dedi..
Yapa yalnız bir gülüş ol dedi..
O gülüşlerden bir ev kur
Delilenme!.. git gelme dur dedi.
Ben
Bir şehri çözdüm dün gece
Parmaklarımda…
Taş
Dışı akşam içi gündüz..
Taş
Güzü bahar içinde güz..
Taş
Gölgelerde giz...
O gizi
Buldum…
Taşın gayya kuyusunda...
Taşın gayya kuyusunda...
Taşın gayya kuyusunda...
Devamını okuyun...>>
Etiketler:
Jerve-i beyza
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



